<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeni Hafta</title>
	<atom:link href="http://www.yenihafta.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yenihafta.org</link>
	<description>Gündeme farklı bakış</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Feb 2012 07:49:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=</generator>
		<item>
		<title>Kul hakkına saygı kurallardan geçiyor</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/kul-hakkina-saygi-kurallardan-geciyor/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/kul-hakkina-saygi-kurallardan-geciyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:49:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Dini Konular</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=852</guid>
		<description><![CDATA[Çiğnediğimiz sakızı yere atmakla kul hakkına girer miyiz? Önceki hafta &#8216;Kırmızı ışıkta geçmek caiz değil.&#8217; açıklaması buna benzer birçok soruyu da akla getirdi. İslam Hukuku profesörü Yunus Vehbi Yavuz, &#8220;İnsan, aile içinde ve sosyal çevredeki davranışlarının dinle alakasının farkında değil.&#8221; diyor. Yavuz&#8217;a göre, elma kabuğunu yerde, elbiselerin gelişigüzel ortada bırakmak hanımların hakkına girmek demek. Sosyal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/m_trafik_k.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-853" title="m_trafik_k" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/m_trafik_k-300x114.jpg" alt="" width="300" height="114" /></a>Çiğnediğimiz sakızı yere atmakla kul hakkına girer miyiz? Önceki hafta &#8216;Kırmızı ışıkta geçmek caiz değil.&#8217; açıklaması buna benzer birçok soruyu da akla getirdi. İslam Hukuku profesörü Yunus Vehbi Yavuz, &#8220;İnsan, aile içinde ve sosyal çevredeki davranışlarının dinle alakasının farkında değil.&#8221; diyor. Yavuz&#8217;a göre, elma kabuğunu yerde, elbiselerin gelişigüzel ortada bırakmak hanımların hakkına girmek demek.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Sosyal hayat içinde, evlerimizde, sokakta, iş hayatında, alışveriş merkezlerinde farkında olmadan yaptığımız hatalar var. &#8220;Gülersem abdestim bozulur mu?&#8221; diye hassasiyet gösteren insanımız kırmızı ışıkta geçmenin günah olup olmadığına pek dikkat etmiyor veya hastanede-postanede-bankada sıra beklemeyip tanıdık sayesinde öne geçmenin kul hakkı olacağını, çöp atmanın, yüksek sesle televizyon izlemenin dindarlıkla bağdaşıp bağdaşmadığını.</p>
<p>İslam hukukukçusu Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz, sosyal hayat kurallarının dindarlıkla ilişkisi üzerine bilhassa durulması gerektiğini düşünüyor. Bu konuları ilahiyatçıların ve Diyanet mensuplarının sürekli gündemde tutması ve vurgulaması gerektiğini söylüyor. Yavuz; &#8220;Müslüman kardeşlerimiz mekruhlara dikkat etmeye özen gösteriyorlar. Ama günlük hayatta, aile içinde ve sosyal çevrede önemli işler vardır ki bunların dinimizle doğrudan alakası olduğunun farkında bile değiller.&#8221; diyor.</p>
<p>Yavuz&#8217;a göre ihlal edilen detaylar hadislerle izah edilecek, dinî bilgilere dayandırılacak önemli meseleler. Çünkü sosyal hayattaki kurallar ve ilişkilerin dayanak noktası Allah hakkı, kul hakkı. Yavuz hocaya göre, her iki haktan dolayı Allah katında sorumlu olacağını düşünmek ve ona göre oturup kalkmak, gezip dolaşmak, insanlarla münasebet kurmak gerekiyor. İnsan, bütün bu davranışları İslam&#8217;ın genel prensiplerine ve ahlak ilkelerine uyduğu takdirde ancak daha çok takva sahibi olur. Yavuz, &#8220;Bütün vatandaşların bu gibi meselelerde hassas olmasını temenni ediyorum.&#8221; diyerek sosyal hayat içinde en çok yaptığımız hataları şöyle sıralıyor:</p>
<p><strong>Anne veya eşinizin hakkına girdiğinizin farkında mısınız?</strong></p>
<p>&#8220;Dikkatimi çekiyor, aile fertleri bütün işlerini evin hanımına yüklüyor. Örneğin elbisesini yerine asmaması, pijamasını katlamaması, yatağını düzenlememesi, çorabını çıkartıp evin yüzüne atması gibi basit gibi görünen, aslında dinimizde hakla hukukla doğrudan doğruya alakalı olan meseleler var. Bunlara riayet edilmedikçe Müslüman&#8217;ın dindarlığı kanaatimce tamamlanmış olmaz. Ev hanımının bütün aile fertlerinde hakkı kalır. Hanım hizmetçi değildir. Anne bir organizatördür, çocukları yetiştiren, aile hayatını ikame eden temel düsturdur. Herkesin yardımcı olması gerekir. Belki sesini çıkaramayabilir, eşine çocuklarına saygısından dolayı. Mesela elmayı soyup yedikten sonra tabağını yerde bırakması meyve kabuklarını alıp çöpe koymaması, o kadının o erkek üzerinde hakkının kalmasına sebeptir. Bu hakka riayet edilmeyen yerde de bir zulümden söz edilebilir. Aile içi hak-hukuk meseleleri bilhassa önemlidir. Bunlara riayet etmek de dindarlığın gereğidir.&#8221;</p>
<p><strong>Ey insanlık, hakkını helal et!</strong></p>
<p>&#8220;Mesela bir kimse sakız çiğniyor, işi bittikten sonra çöpe atacak yerde yere atıyorsa bilmeli ki burada da Allah ve toplum hakkı var. Allah&#8217;ın yerini kirletiyor. Toplumun hakkı var; toplum zarar görecek. Birinin ayağına yapışacak, diğerinin kaymasına sebep olacak. Sokak o toplumun parasıyla temizlenecek. Bir kâğıt parçasını, bir poşeti sokağa gelişigüzel atmanın Allah katında sorumluluk gerektirdiğini bilmeliyiz. Bundan mutlaka hak söz konusudur. Hem de öyle büyük bir hak ki, birine haksızlık yapsak ondan özür dileyip hakkını helal ettirmek mümkün, ama çevreye verilen zarardan, yere atılan bir çöpten dolayı bütün insanlarla helalleşmenin imkânı yok. Herkesi bulup helallik almak mümkün değil. Müslüman, takva sahibi kimse, yolda yürürken hareketlerine dikkat etmeli, çöpünü atacak kutu bulamazsa yere atmak yerine cebine koymalı. Allah&#8217;ın çevresini ve toplumun alanını kirletmekten çok daha iyidir.&#8221;</p>
<p><strong>Her işi, Allah&#8217;a beğendirmek için yapmalı</strong></p>
<p>&#8220;Ticarî hayatın doğrudan takvayla alakası var. Hadislerde, bir kimse sattığı bir malı övmeyecek, alışveriş yaparken güven versin diye yemin etmeyecek, satıcının veya alıcının üzerinde bir baskı oluşturmayacak, Müslüman bir tüccar müşterisini aldatmayacak, sakat mal satmayacak veya sakatlığını söyleyecek, satış yaparken kendisini müşteri yerine koyacak&#8230;</p>
<p>Ticaret yapanlar müşteriyi Müslüman olsun gayrimüslim olsun Allah&#8217;ın kulu olarak görmeli. &#8216;Allah&#8217;ın bana gönderdiği müşteri, ona en iyi muameleyi yapayım.&#8217; diye düşünmesi lazım. Bir sanatkâr ise işin en güzel şekilde, müşterisine değil de Allah&#8217;a beğendirmek için yapmalı. Hak ettiğinden fazla ücret almamalı. Bu özen Allah&#8217;a karşı kulluk görevinin ifasıdır.&#8221;</p>
<p><strong>Sinir&#8217;in sebebi &#8220;isâr&#8221; eksikliği</strong></p>
<p>&#8220;Dinimizin çok güzel bir uygulaması var: İsâr&#8230; Mü&#8217;minin, başkasını kendi rahatına tercih etmesi demektir. İsar sahibi olmak&#8230; Otobüse önce ben bineyim değil de başkasını önce bindirmek. Bir dakika sonra binsen bir zararı yok. Vatandaşın gönlü hoş olsun, diye düşünmek lazım. Umumi yerlerde oturacak bir yer var kendisi de oturmak istiyor, başkasını tercih etmek, sıra kendisinde olmasına rağmen başkasını buyur etmek bu ahlakın en üst derecesidir. Bu dereceye varan toplumda hoşnutsuzluk, sevgisizlik olmaz. İki tarafın kalbinde büyük bir sevgi doğar. Aksini düşünelim; başkasının hakkı olan yeri kapmak için acele eden insan nefrete sebep olur. Taraflar olumsuz bir tavır içine girer. Toplumda böyle bir anlayışın yaygın olması strese sebep olur. Mega kentlerde insanların daha çok sinir hastası olmasının temelinde bu gibi ahlakî ilkelere riayet etmemek var.&#8221;</p>
<p><strong>Apartman kuralları ile takva arasındaki ilişki</strong></p>
<p>&#8220;Bencillik, istediğim gibi yaşarım, ben rahat edeyim başkası ne olursa olsun ve vurdumduymazlık&#8230; Halbuki İslam&#8217;ın tercihi başkasını kendisine tercih etmektir. Apartman hayatı bambaşka bir hayat. Bu konuda insanların ayrıca eğitilmesi gerekiyor. Birlikte yaşama kültürü eksik. İnsanlar bir davranışta bulunurken komşusunu rahatsız edebileceğini düşünmeli. Apartmanlarda cüz&#8217;î miktarda aidatlar vardır. Israrla vermeyenler var. Apartmandaki herkesin hakkına girdiğini, hepsinin nefretini çektiğinin farkında değil. Çok büyük bir sorumluluğu üzerine almış oluyor. Bu bakımdan apartmanın koyduğu kurallara harfiyyen riayet etmek dinimizin emri. Ona riayet etmeyenler takva unsurlarını ihlal etmiş oluyorlar.&#8221;</p>
<p><strong>Trafik, kurallarına uymamak Allah&#8217;a isyan etmek anlamına gelir</strong></p>
<p>&#8220;Sosyal hayat içinde öyle meseleler var ki insanlar önemsemezler, gelişigüzel davranırlar. Mesela arabasıyla yola çıkan bir Müslüman&#8217;ın trafik ışıklarında durması, kırmızı ışıkta geçmemesi gerekir. Trafik kurallarına riayet etmelidir. Trafik kurallarına riayet etmemenin Allah&#8217;a karşı gelmek, bir isyan ve hata olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hatta sebep olduğu kazanın ise günah olduğu söylenebilir. Kırmızı ışıkta durmamak bazen bir cana mal oluyor. Malın telef olmasına vesile oluyor. Malın telef olması da büyük bir israftır. Aslında dindar bir Müslüman trafik kurallarına harfiyen riayet eden kimsedir. Bunlar basit kurallar gibi görünüyor ama Kur&#8217;an&#8217;da bir ayet var: &#8216;Kendinizi tehlikeye atmayın.&#8217;&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sırada bekleyenleri atlatmak dinimizce mahzurlu</strong></p>
<p>&#8220;Sıklıkla rastlanan bir olay da; devlet dairesinde herhangi bir kurum önünde sıraya girmek&#8230; Sırası gelmeden torpille herhangi bir şekilde sıra bekleyenleri atlatmak dinimiz bakımından mahzurludur. Üzerinizde sırasını aldığımız herkesin hakkı kalmış oluyor. O insanlar hakkını helal etmezse bundan dolayı Allah katında sorumlu olacağız. Kıyamet günü boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkını alacağını düşününce bu konuda ne kadar titiz olunması gerektiği anlaşılabilir.&#8221;</p>
<p><strong>Dindar yaya nasıl yürür?</strong></p>
<p>&#8220;Araç kullananlar kadar yayaların da kurallara riayet etmesi gerekir. Yaya kendini bir aracın önüne gelişigüzel atarsa, kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçerse ve bu da ölümüne veya kazaya vesile olursa Allah&#8217;ın emanetine hıyanet etmiş oluruz. Beden, bize emanettir. Hayat bize emanettir. Dolayısıyla yaya yürüyüşlerinde de dikkat etmeli. Dinî açıdan yeniden bakarak kendimize çekidüzen vermemiz gerekiyor.&#8221;</p>
<p><strong>Mü&#8217;min, piknik yerinden belli olur!</strong></p>
<p>&#8220;Piknik için bir mekâna gidiyorsunuz, yemyeşil güzel manzaralı bir yer. Eğer sizden evvel birileri gitmişse oraya, fevkalade kirletilmiş olduğunu görüyorsunuz. Bir Müslüman&#8217;ın, bir yerde konakladığı zaman başka birinin de konaklamasına imkân vermeyecek şekilde kirli bırakması haksızlıktır. Topluma karşı işlenmiş bir haksızlıktır. Bu da bir kul hakkıdır. Kendi çöpünü başkasına temizlettirmek&#8230; İyi bir Müslüman, oturduğu yerden belli olur. Çevre konusunda, diğer toplum fertlerine karşı davranışlarında, kendini başkasının yerine koyma ahlakıyla ahlaklanmak gerekir. Batılılar buna &#8216;empati&#8217; diyor. Peygamber Efendimiz (sas) de diyor ki: &#8216;Kendisi için istediğini başkası için istemezse bir kimse mü&#8217;min olamaz.&#8217;&#8221;<strong> ZAMAN</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/kul-hakkina-saygi-kurallardan-geciyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Din tartışmasını cahiller yürütüyor</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/din-tartismasini-cahiller-yurutuyor/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/din-tartismasini-cahiller-yurutuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:43:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Dini Konular</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=847</guid>
		<description><![CDATA[Nur topu gibi bir tartışma konumuz daha oldu. Gelecek nesiller dindar mı olmalı, çağdaş mı? İyi de dindarlık ve çağdaşlıktan kasıt ne? Soruları netleştirdiğimizde kelimelerin üzerindeki sis perdesi dağılmaya başlıyor&#8230; ‘Din’ kelimesini İslam’la değiştirip ‘Buyurun, şimdi konuşun!’ demek lazım. Soyuttan somuta geçersek tartışma daha sağlıklı yürür. Karşı çıkacaklarsa da açıkça çıksın ve neye itiraz ettiklerini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="newsSpot"><span><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/ayse-adnan-1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-848" title="ayse-adnan-1" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/ayse-adnan-1-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a>Nur topu gibi bir tartışma konumuz daha oldu. Gelecek nesiller dindar mı olmalı, çağdaş mı? İyi de dindarlık ve çağdaşlıktan kasıt ne? Soruları netleştirdiğimizde kelimelerin üzerindeki sis perdesi dağılmaya başlıyor&#8230;</span></div>
<div id="newsText">
<p>‘Din’ kelimesini İslam’la değiştirip ‘Buyurun, şimdi konuşun!’ demek lazım. Soyuttan somuta geçersek tartışma daha sağlıklı yürür. Karşı çıkacaklarsa da açıkça çıksın ve neye itiraz ettiklerini doğrudan dile getirsinler.” <strong>Süleyman Şah Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adnan Aslan</strong> dindar nesil tartışmalarının kısır zeminine itiraz ederken sarf ediyor bu cümleleri. Üzerinde durulması, tartışılması ve gündemde tutulması gereken bir meseleyle meşgulüz ancak zeminimiz yanlış Aslan’a göre. İkinci ve belki de daha önemli mesele; tartışmaların ‘yapısal’ sorunlar yüzünden din cahili kişiler tarafından yürütülmesi. “Seküler dünyanın sorunlarını aşabilecek tek şey gerçek dindarlık” diyen Aslan, bu imkânı reddettiğimizde aslında kendi geleceğimizi reddettiğimize dikkat çekiyor…</p>
<p><strong>-Din meselesi hakikaten gerçek içeriğiyle mi geliyor gündemimize yoksa bu kavramlar üzerinden başka kavgalar mı veriyoruz?</strong></p>
<p>Türkiye’de din ve dindarlık tartışmalarında ciddi bir soyutlama ve müphemleştirme ile karşı karşıyayız. Neyi konuşuyoruz? Dini. Peki, bu din hangi din? Önce bunu belirleyelim. Dini değil İslamiyeti konuşuyoruz. Tartışmalarda kullanılan her ‘din’ kelimesini İslam’la değiştirip buyurun, şimdi konuşun demek lazım. Kavramları değiştirirsek, soyuttan somuta geçersek tartışma daha sağlıklı yürür. Karşı çıkılacaksa da açıkça çıksın ve neye itiraz ettiklerini doğrudan dile getirsinler. Bu yoldan yürürsek sağlıklı bir tartışma çıkar ortaya. Meselemiz toplumun şu veya bu şekilde dinini tanıması, tanıdıktan sonra da içselleştirmesi. Dindarlaşma bu değil mi? Buna itiraz nedir? Neden İslamiyet’in tanınmasından endişe duyuyoruz? Bizi korkutan ne?</p>
<p><strong>-Bir endişe mi görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Tabii. İnanılmaz derecede endişe var. Mesele ‘din’ üzerinden konuşulduğunda niyetlerin açık edilmesi daha kolay. Oysa herhangi bir dini değil, kendi dinimizi, İslam’ı konuşuyoruz. Hiç kimse Allah’la kul arasında irtibatı temin edemez. Ne devlet ne fert ne de başka biri. Ancak aradaki engelleri kaldırabilir. Bugün modern dünyada Allah’la kul arasında, İslam’la milletimiz arasında inanılmaz engeller var. Üstelik bunlar yapısal engeller, hikâye değil.</p>
<p><strong>-Yapısal engellerden kastınız ne?</strong></p>
<p>Devletten kaynaklanan sistematik engeller. Bunları nasıl aşacak fert? Neden bugün özel kolej açabiliyorsunuz da özel imam hatip lisesi açamıyorsunuz?</p>
<p><strong>-Neden?</strong></p>
<p>Yapısal bir engel var çünkü. Yasak. Türkiye’de din eğitimi var mı?</p>
<p><strong>-Yok mu?</strong></p>
<p>Yok maalesef. Türkiye’de din eğitimi yok!</p>
<p><strong>-Ya zorunlu din dersleri ve imam hatipler?</strong></p>
<p>O, din öğretimidir. Aradaki farkı görmek lazım. Dinle ilgili iki tür bilgi vardır; biri dinî, diğeri din hakkındaki bilgi. Din hakkındaki bilgi herkese verilebilir, verilmelidir de. Din, hayatın önemli bir fenomenidir çünkü. Bir insan ateist olabilir yine de din hakkında bilgi edinmesi gerekir. Çünkü din aynı zamanda kültürün bir parçasıdır. Bilgisizlik çok gülünç şeylere sebebiyet verebiliyor. Kendini ciddi addeden bir gazeteci çıkıp diyor ki; ‘Ramazanlar sıcak zamanlara geldi, sabitleyelim…’ Bu komik değil, acıklı bir hadise. Bu kadar temel bir bilgiden bile habersiz demek ki! İslam tarihi, mezhepler bilinmeden siyaset de anlaşılamaz. Şiilikten bahsediyoruz. Nedir Şiilik? Irak’ta neler olup bittiğini neden anlamıyoruz? Türkiye’de din hakkında inanılmaz bir cehalet var. İnsanlar bu cehaletin ifşa edilmesine razı değiller, üzerine gidilmesini istemiyorlar. Kurtulmak da istemiyorlar. Ve bu cehalet de yapısal bir cehalet. Bu yapısal cehaletten ancak yapısal bir dönüşümle kurtulabiliriz. Bunu yapacak mekanizma da devlettir. Dinin en basit ritüellerini yapamayan, bu konularda hiçbir şey bilmeyen nesillerle karşı karşıyayız, trajik bir durum.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/cagdas-dindar.jpg" alt="" width="614" height="307" /></p>
<p><strong>-Ve din eksenindeki tartışmalar o nesiller tarafından yürütülüyor…</strong></p>
<p>Tabii. Ehil olmayan hatta bilgi sahibi bile olmayan insanlar hüküm vermeye kalkıyor.</p>
<p><strong>-Yapısal bir problemden söz ettiniz. Kökenlerine doğru gitsek biraz…</strong></p>
<p>Türkiye’nin modernleşme tarihi ile alakalı. Modern Türkiye’de pozitivist felsefe zımnen kabul edildi, alenen itiraf edildi ve uygulandı. Bu felsefenin temel argümanı, Din terakkiye manidir. Bu önerme üzerinden, bunu esas kabul ederek ele alındı mesele. Bütün yapısal oluşum bu eksende oluşturuldu. Millet, halk ve nesiller mümkün olduğu kadar dinle sahih bir buluşma yaşamasın diye gayret edildi. Edebiyatta, sanatta, sinemada yapılan din vurgusuna bakın. Sahih buluşmadan kastım bu işte. Sahih bir buluşmaya imkân verilirse millet kendi değerlerini yeniden keşfedebilirdi. Bütün olumlu gelişmelere, kısmi rahatlamalara rağmen dinî eğitim daima kontrol altında tutuldu. Halkın sahih dinî düşünceyle, anlayışla ve gelenekle buluşmasının önündeki engeller artırıldı maalesef. Batı ileri demokrasilerinde okullarda ciddi şekilde din eğitimi verilir. Devlet bunu yüklenmeyebilir ama insanların taleplerine cevap verecek mekanizmalar oluşturmak, bunların önünü açmak durumundadır.</p>
<p><strong>-Türkiye’de şu anda yürütülen tartışma din tartışması mı, dindarlık tartışması mı? Ya da bunların ikisi aynı şey mi?</strong></p>
<p>Meselenin iki tarafı var. Birincisi; yapısal kurumlarda dinî uygulamaları ya tolere edecek veya reddedeceğiz. Bu mesele çözülmüş değil ama en azından nihai planda insanlar dinî tercihlerini özgür biçimde yaşama ve örgütlenme hakkına sahip olmalı. İkincisi ve aslında daha derinlerde olan mesele ise şu; biz din derken aslında İslam’ı konuşuyoruz. İslamiyet’in bu millet için ne anlam ifade ettiğine bakalım. Pozitivist anlayışın bu konudaki yorumlarının yanlış olduğunu yaşayarak öğrendik. Sadece biz değil, bütün dünya gördü ve artık ciddiye alınmıyor pozitivizm. Tarihî bir tartışma olarak rafa kaldırıldı. Fakat gariptir Türkiye’de insanların zihninde hâlâ çok canlı. İslamiyet’in, bu dinin mensupları için çok temel bir ilim, kültür, medeniyet, ahlak, fikir, sanat kaynağı olduğunu keşfetmemiz lazım. Neden bu tâli meseleleri konuşuyoruz? İnsanımızı koruyacak tam teşekküllü bir değerler sistemini benimsemek için bütün yolları açmamız gerekirken nedir bu bir bardak suda kopardığımız fırtınalar? Bu kadar endişeli ve vulgar bir şekilde meseleye yaklaşmanın manası ne?</p>
<p><strong>-Tartışılmasına değil, yanlış tartışılmasına itiraz ediyorsunuz yani?</strong></p>
<p>Evet… Tarihçilerin dile getirdiği bir şey var. İslam’ı terk eden Türk kavimleri Türklüğü de kaybediyor. Macarlar, Avrupa Hunları… Ne oldular? İslam’ın millî kimliği muhafaza gibi bir gücü bile var. Bu din, aslında bizim kimliğimiz, onu terk ettiğimiz zaman kimliğimizi terk etmiş olacağız. Küresel bir kültür ve onun araçlarıyla kuşatılmış durumdayız. Tüketim kültürü, sanat, medya ve sinema. Bu sisteme teslim olup dönüştüğümüzde kendimize ait hiçbir değerimiz kalmaz. Yok oluruz! Bizi koruyan, yeni bir düşünce ufkuna ve medeniyete ulaşmamızın kaynağı ne? Müslümanlık… Bunun bilinmesi ve tanınması gerekmez mi?</p>
<p><strong>-Konunun çerçevesinin ne kadar geniş olduğu ve neye taalluk ettiği konusunda bir farkındalık var mı sizce?</strong></p>
<p>Hayır, maalesef… Bu da, dinî konuda cehalet diz boyu tezimizi teyit ediyor. Tartışmayı cahiller yürütüyor. Aydınlanmak da istemiyorlar, ne garip…</p>
<p><strong>-İslam’ın neye tekabül ettiğini görmeden herhangi bir toplumsal meseleye çözüm üretilebilir mi?</strong></p>
<p>Batı toplumunda Hıristiyanlığın varlığını, işlevselliğini, geçerliliğini tayin eden şey Aydınlanma olmuştur. Ve din hep bir tali unsur olarak muhafaza edilmiştir. İslamiyet açısından böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü bütün toplumsal hadiseler şu ya da bu şekilde doğrudan Müslümanlıkla alakalıdır. Bizim ateistlerimiz bile Müslüman ateistlerdir. Çünkü içine doğdukları kültürü bu din şekillendirmiştir. İnsan ilişkilerine, dostluklarına, anne babalarına karşı muamelelerine bakın! Hepsi ya bir ayete ya hadise ya Peygamber Efendimiz’in uygulamasına gider. Dini toplumdan koparabileceğimiz hiçbir alan yok. Toplumun bütün düşüncesine, felsefesine kabul etsin ya da etmesin bu kadar sirayet etmiş bir dinle olan ilişkiyi belirleme hususunda bir kısırlık var. Yanlış şeyler konuşuyoruz!</p>
<p><strong>-Neyi konuşmalıyız peki?</strong></p>
<p>Nasıl yepyeni bir sanat ortaya koyabiliriz? Kendi geleneğimizi, inancımızı nasıl ifade edebiliriz? Batının sineması var mesela. Onun karşısına neyle çıkacağız? Bunu konuşalım. Batının bir düşüncesi, felsefesi var. Peki, bunun karşısında ne yapacağız? Bizim de İbn-i Sina’mız, Mevlana’mız, İbn-i Arabî’miz, İbn-i Haldun’unumuz var. Ama bunların hepsi tarihte.</p>
<p><strong>-Batı bugünün dünyasına cevap üretebiliyor. Peki ya biz?</strong></p>
<p>Sahih soru bu. Biz ne yapacağız? Nasıl bir düşünce üreteceğiz? İslamiyet bize bu konuda nasıl rehberlik edecek? İnanılmaz bir ıstırap içindeyiz. Modern devlet ve onun müesseseleri artık bu millete dar geliyor. Yeni yapılanmalara doğru gitmek zorundayız. Batı’yı taklit etmek bizi bir noktaya getirebilir ama bu her zaman taklit olarak kalır.</p>
<p><strong>-Sadece bir zümrenin meselesi gibi gösterilmeye çalışılan dinin aslında bütün toplumun gündeminde olması gerekiyor yani?</strong></p>
<p>Din bizim varoluş alanımızdır. Biz derken herkesi kastediyorum. Dindar olmayan, hatta dine karşı olan da bu zeminde var olacaktır. Önemli olan bu alanı ne kadar koruyabildiğimiz ve genişletebildiğimizdir.</p>
<p><strong>-Toplumla din arasındaki makası genişleten yapısal problemlerden söz ettiniz. Daha net konuşursak nedir bu problemler?</strong></p>
<p>Yapısaldan kastım açık, sahih din anlayışıyla, din bilgisi ile mümkün olduğunca karşılaşmaması isteniyor fertlerin. Nesiller din hakkında inanılmaz bir cehaletle yetişiyor. Sonra da modern hayatın konumlanma biçimi ve tarzı ile karşılaşıyor. Modernite dinî olanı dışarıda bırakacak şekilde gelişiyor. Ve yoğun bir şekilde empoze ediliyor.</p>
<p><strong>-Kim empoze ediyor?</strong></p>
<p>Devlet! Bariz değil ama kurduğu sistemle yapıyor bunu. Eğitim sistemi, medya, diğer iletişim ağları. Dindar olmayan iyice uzaklaşsın ve dine karşı olsun diye uğraşan bir mekanizma var sanki. Neticeye baktığımda bu kanaate ulaşıyorum. Dindar olanların da dinî derinlikten uzaklaşması isteniyor. Dinin ideolojik tarafının ortaya çıkarılması, beslenmesi, görüş ve görünüşün merkeze taşınması, gerçek dindarlığın bu görünüş ve gösterişle alakalı olduğu kanaatinin benimsetilmesi… Gerçek dindarların değil de dindar görünenlerin itibar görmesi çok önemli hatta en ciddi problem.</p>
<p><strong>-Kimdir dindar?</strong></p>
<p>Dindarlığın tezahürü ahlakidir. Ne kadar fedakâr, ne kadar infak ediyor, kâinattaki tüm varlıkların hukukuna ne kadar riayet ediyor? İbadet elbette olacak ama dinin meyvesi ahlaktır. Bir insanın dindar olup olmadığını anlamanın çok kolay bir yolu var. Davranışlarına bakacaksın, ahlaki bir kemâl var mı, yok mu? O gizlenebilecek bir şey değildir. Hemen kendini gösterir. Kelamda aramayacaksınız… Fakat muhtelif vesilelerle yapılan tartışmaların hiçbirinde kasıt da hedef de bu değil. İnsan ahlaki bir varlıktır. Krizlerin arka planlarında hep ahlaki zaaflar var. Dindarlık ahlakken kimse ahlaktan bahsetmiyor. Herkes tezahürleri ile uğraşıyor.</p>
<p><strong>-Dini dışlayan bir modernliğin içinde nasıl bir dindarlık yaşayacağız?</strong></p>
<p>İnsanın nihai soruları vardır. Ve bu sorular her çağda geçerlidir. Varlık sorularıdır bunlar. Niçin varız? Ne olacağız? Hayat dediğimiz şey ne? Dünyadan sonra bir hayat var mı? Bunlar varoluşla alakalı sorular. İslam bunlara çok tatmin eden cevaplar verir. Bu sebeple modernliği aşan bir sistemdir. Ferdî bunalımların sebebi, bu sorulara cevap bulamamaktır. Bizim için problemlerin çözümü çok net. Ancak ve ancak ahlaki kemalle aşılabilir. Ahlakımızın zemini de belli. Modernlik aslında kendi meselelerini aşmakta, kendini devam ettirmekte ve yorumlamakta zorlanıyor. Modernliği aşabilecek araçlarımız var mı? Ve bu araçlar bizi nereye taşıyor? Objektif olarak herkesin görebileceği cevaplardan söz ediyorum, hikâye anlatmıyorum. Modernliği aşabilecek tek şey gerçek dindarlıktır, gerçek ahlaktır ve bu imkân bizim geleceğimizdir. Onu reddettiğimizde asıl reddettiğimiz kendi geleceğimizdir. <strong>AKSİYON</strong></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/din-tartismasini-cahiller-yurutuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlette MİT sancısı</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/devlette-mit-sancisi/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/devlette-mit-sancisi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:41:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Gündem</dc:subject>
	<dc:subject>Makale</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=844</guid>
		<description><![CDATA[MİT’in en üst düzey görevlilerinin KCK soruşturması kapsamında ‘şüpheli’ sıfatı ile ifadeye çağırılması devlet katında da krize yol açtı. Haklarında önemli iddialar bulunan MİT görevlileri, savcıların ilk davetine icabet etmedi. Terör örgütü KCK/PKK soruşturması kapsamında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş, MİT yöneticileri Hüseyin Kuzuoğlu ve Yaşar Yıldırım’ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-845" style="border-style: initial; border-color: initial;" title="hasim-mit-fidan" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/hasim-mit-fidan-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /></p>
<div id="newsSpot"><span>MİT’in en üst düzey görevlilerinin KCK soruşturması kapsamında ‘şüpheli’ sıfatı ile ifadeye çağırılması devlet katında da krize yol açtı. Haklarında önemli iddialar bulunan MİT görevlileri, savcıların ilk davetine icabet etmedi.</span></div>
<div id="newsText">
<p>Terör örgütü KCK/PKK soruşturması kapsamında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş, MİT yöneticileri Hüseyin Kuzuoğlu ve Yaşar Yıldırım’ın ifadeye çağırılması Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. KCK soruşturmasını yürüten İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya, MİT mensuplarının ifadesini istedi. Nöbetçi İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, mazeret bildirerek gelmeyen Hakan Fidan’ın Ankara’da ifadesinin alınmasına, diğer dört kişinin ise yakalanmasına karar verdi.</p>
<p>Türkiye şimdi MİT-yargı-siyaset üçgenindeki mücadeleyi konuşuyor. Bu sırada devletin başka bir biriminde de sessiz bir hareketlenme yaşandı. KCK soruşturmasının emniyet ayağını yürüten iki isim (İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün ile İstihbarat Şube Müdürü Erol Demirhan) başka yerlere atanmak üzere görevlerinden alındı. İstanbul Emniyet Müdürü bu değişiklikler için ‘rutin bir uygulama’ yorumunu yaptı.</p>
<p>İstanbul Emniyeti, savcının talimatıyla KCK operasyonu yapmış ve Abdullah Öcalan’ın avukatları ile görüşme metinlerini redakte ederek servis yapan gazeteci Cengiz Kapmaz’a (kamuoyunda Öcalan’ın avukatı olarak bilinir) ait çok sayıda doküman ve belge ele geçirmişti. MİT ile KCK arasındaki görüşme ve protokoller de bunların içinde. Çalışmalarını yoğunlaştıran savcı, 13 Ocak 2012’de BDP Diyarbakır İl Başkanlığı’nda aynı belgelerin kopyalarının yakalanması üzerine MİT mensuplarını ifadeye çağırdı. Aramalarda MİT ve PKK üst düzey yöneticileri arasındaki konuşmalara ait 12 ses kaydı ve Öcalan’ın kaleme aldığı 19 mektup ele geçirilmişti. Özel yetkili savcılar, şüpheli sıfatıyla belgelerde adı geçen MİT mensuplarını iki defa ifadeye çağırdı. Fakat söz konusu kişiler ikisinde de ifade vermeye gitmediler. Son olarak geçen pazartesi günü telefonla aranarak ifadeye çağrılmaları üzerine olay kamuoyunun gündemine geldi.</p>
<p>Peki, olaylar nasıl gelişti? KCK soruşturmasını yürüten savcılar, İstanbul ve Diyarbakır’da ele geçirilen belgelerin ışığında MİT-KCK ilişkisini masaya yatırdı. KCK Önderlik Komitesi operasyonunda Asrın Hukuk Bürosu’nda çift taraflı çalışan kişilerin olduğu tespit edildi. Fiziki takip sonucunda söz konusu kişilerin talimatları silahlı kadrolara ulaştırdığı iddiası, Diyarbakır’daki KCK operasyonuyla iyice somutlaştı.</p>
<p>Ele geçirilen belgelerde PKK ile MİT arasında birtakım mutabakat ve protokol metinlerine de rastlandı. Bunlara göre, terörist başı Öcalan’ın talepleri yeni anayasaya taşınacaktı. Öcalan’a önce ‘ev hapsi’, sonra özgürlük vaadinde bulunulurken; yeni anayasa çalışmaları sırasında da PKK’nın kırsal kadrolarının, özerk Kürdistan’ın polisi olarak geri dönmek üzere ülke dışına çıkması konusunda anlaşma yapıldı.</p>
<p>Bir başka iddia ise bazı MİT çalışanlarının Öcalan ile PKK arasında bir irtibat köprüsü kurdukları şeklinde. KCK soruşturma dosyasına giren belgelerde, MİT’in, Kandil’e ulaştırdığı mektuplar sebebiyle istihbarat görevinin dışına çıktığı ileri sürülüyor. Öcalan’ın İmralı Cezaevi’nden bu kanalı kullanarak gönderdiği talimatlarda “Halk savaşına başlayın”, “Demokratik çözüm sürecine inanmayın” ve “Türk siyasetçileri kaçırın” gibi ifadeler kullandığı kaydediliyor. İddialara göre Öcalan, “PKK ölüm kalım süreci yaşıyor. Askerî operasyonlara en sert şekilde karşılık verin.” şeklindeki mesajlarını dağa zaman zaman MİT’i kullanarak ulaştırmış. Öcalan, yazdığı bir mektupta KCK’yı açıkça eyleme davet ediyor. Mektupta süreci anlatırken ‘Demokratik çözüm ve barış’ kadar ‘Kapsamlı bir halk savaşı’ ifadeleri de kullanılıyor. Hükümet ve Meclis adım atmazsa halk savaşının</p>
<p>sürdürülmesi isteniyor. 6 Temmuz’da yazılan mektuptan hemen sonra 14 Temmuz’da Silvan saldırısı oluyor ve 13 asker şehit ediliyor.</p>
<p>İddialara göre Öcalan, Kürt sorununun çözümü için 156 sayfalık bir ‘yol haritası’ hazırlamış ve bu metin MİT tarafından İmralı’dan çıkarılarak Mezopotamya Yayınevi’ne ulaştırılmış. Metinde, özerk Kürdistan’a uzanacak bir yerel yönetimlerin özerkliği, Kürtçenin resmî dil olması, koruculuğun kaldırılması, Öcalan’a önce ev hapsi sonra serbestlik gibi öneriler bulunduğu belirtiliyor.</p>
<p>Öcalan ile MİT arasında yapıldığı ileri sürülen protokollerde yeni anayasa için de teklifler bulunuyor. Öcalan, yeni bir ‘Anayasa Komisyonu’ ile ‘Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’ kurulmasını teklif ediyor: “Burada iki komisyon oluşturulacak. Biri Anayasa Hazırlık Komisyonu olacak. Şimdi Meclis’te bulunan komisyonu kastetmiyorum. Onun rolü ve görevi ayrı. Bahsettiğim komisyon, yeni anayasa ile ilgili tartışmalarla şekillenecek taslağı seçimden sonra oluşacak yeni parlamentoya sunacak. İkincisi ise Hakikatleri Araştırma Komisyonu olacak. Bu komisyon ise işte bu Hakkâri gibi bütün faili meçhul olayları, Ergenekon’u araştıracak, inceleyecek, sorumlularını ortaya çıkaracak. Süreç böyle işleyecek.”</p>
<p>Geçmişte eski MİT Müsteşarı Emre Taner ve yardımcısı Afet Güneş de PKK ile görüşmeler yaptı. Hatta Kandil’e kadar gidildi. Hakan Fidan’ın da hazır bulunduğu Oslo görüşmeleri de bu çerçevede yapıldı. Daha sonra görüşmeler Kuzey Irak’ta devam etti. Ancak MİT’in Öcalan ile görüşmesi 2006’da başlıyor. Çünkü bu tarihe kadar Öcalan ile genelde asker görüşüyordu. İmralı F Tipi Cezaevi, Silahlı Kuvvetler’in inisiyatifinden bu tarihte çıkarıldı. Ancak MİT-PKK görüşme<br />
“MİT mensupları KCK/PKK içinde yer alıp istihbarat elde ettiler hatta birçok olayı ihbar etmek yerine olayın içinde yer aldılar.” iddiası en can yakıcı olanlardan. İşte birkaç örnek: “Vedat Acar’ın canlı bomba olarak Taksim’de eylem yapacağını MİT elemanı biliyordu; ancak istihbarat vermediği gibi eylemi yapmasına müsaade etti.” “13 askerin şehit olduğu Silvan saldırısında MİT elemanı olayı 6 saat önceden biliyordu; ancak saldırı bilgisini hiçbir birimle paylaşmadığı gibi, olayın önlenmesi için harekete bile geçilmedi.”kayıtlarının ortaya çıkması ve kayıtlardaki görüşme biçimi ayrı bir tartışma noktası olmaya başladı. Dönemin müsteşar yardımcısı Afet Güneş’in “Biz metropollere bomba yığdığınızı biliyoruz.” sözü, uzun süre hafızalardan silinmeyecek gibi. Çünkü bu görüşmeden sonra patlamalar oldu. Burada şu soru gündeme geldi: İstihbaratı alan MİT neden müdahale etmedi?</p>
<p>KCK/PKK içine yerleştirilen, daha sonra MİT ile irtibatını koparan ve il başkanlığı seviyesine kadar çıkmış on kadar MİT elemanı bulunduğu belirtiliyor. Aynı şekilde örgütün dağ kadrosunda da on iki MİT elemanının istihbarat vermek yerine örgütün bir parçası gibi hareket ettiği ileri sürülüyor. Bu arada, AK Parti Isparta Milletvekili Recep Özel, MİT mensupları hakkında CMK 250’ye göre yapılacak soruşturmalarda, Başbakan’dan izin alınmasıyla ilgili hazırladığı kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/devlette-mit-sancisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kılıçdaroğlu’nun son yemeği!</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/kilicdaroglunun-son-yemegi/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/kilicdaroglunun-son-yemegi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:37:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
	<dc:subject>Siyaset</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=840</guid>
		<description><![CDATA[CHP’de son tango. Bütün kozlar birkaç hafta içinde paylaşılacak. Ayakta kalan uzun yıllar CHP’nin sahibi olacak ya da parti bölünecek.   Yanlış anlaşılmasın; başlık, önümüzdeki ‘tüzük’ kurultaylarında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdar-oğlu’nun alt edileceği ve biteceği anlamında değil. Kurultay sürecinde, ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır’ kabilinden Kılıçdaroğlu’nun girişimlerine bir atıf olsa bile, gerçek bir ‘son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="newsSpot"><span><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/chp-1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-841" title="chp-1" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/chp-1-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a>CHP’de son tango. Bütün kozlar birkaç hafta içinde paylaşılacak. Ayakta kalan uzun yıllar CHP’nin sahibi olacak ya da parti bölünecek.  </span></div>
<div id="newsText">
<p>Yanlış anlaşılmasın; başlık, önümüzdeki ‘tüzük’ kurultaylarında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdar-oğlu’nun alt edileceği ve biteceği anlamında değil. Kurultay sürecinde, ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır’ kabilinden Kılıçdaroğlu’nun girişimlerine bir atıf olsa bile, gerçek bir ‘son yemek’, sözü edilen şey. Melih Gökçek ve Dengir Mir Mehmet Fırat polemikleriyle parlayan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adaylığıyla da popülerlik kazanan Kılıçdaroğlu’nun mikrofonlara aday olmayacağını açıkladığı bir zamana rastlıyor.  Yani Deniz Baykal’ın kaset skandalıyla koltuğu terk ettiği günlere&#8230; Yemek, Sürmeli Otel’de yeniyor. Bu yemeğin birebirde tek şahidi ve anlatıcısı, Baykal’a yakınlığı ile bilinen Savcı Sayan.</p>
<p>Sayan’ın söz konusu otelde Kılıçdaroğlu ile bir görüşmesi vardır. Otele geldiğinde Sayan’ı tanıyan otel görevlileri, onu bekletmek yerine konuyla ilgisi olduğunu düşünerek direkt Kemal Kılıçdaroğlu’nun 3-4 kişiyle yemek yediği salona alırlar ve o da artık o masanın ve konuşulanların parçasıdır. Konu, Kılıçdaroğlu’nun CHP liderliğine aday olup olmamasıdır. Sayan, sofradaki Şırnak Jandarma Alay Komutanı, beyaz enerji operasyonlarıyla bilinen Ergenekon sanığı Aziz Ergen’i hemen tanır. Diğerlerini tanımıyordur. Savcı Sayan dışında herkes Kılıçdaroğlu’nu ikna etmeye çalışır. AK Parti’yi durdurmanın tek yolunun onun adaylığı olduğunu söylerler söz gelimi. Baykal’ın tekrar dönmesini savunan Sayan, diğerlerine “Siz bilmezsiniz” dediğinde, “Elbette biliriz. Biz Danıştay daire başkanlarıyız.” cevabını alır. 3 saatlik yemek sonrasında Kılıçdaroğlu’nu evine bırakan Savcı Sayan, ayaküstü yarım saat aday olmaması için ısrarcı olur. Kılıçdaroğlu, ertesi gün CHP Genel Başkanlığı’na adaylığını koyar. Sayan, yaşadığı bu olayı yıllar sonra televizyonda kendisine sorulduğunda anlatır. “Yoksa ben kapalı toplantıları dışarıda anlatacak birisi değilim.” diyor üstüne basa basa.</p>
<p><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/muhsin-chp-4.jpg" alt="" /></p>
<p><em>Beyaz Enerji operasyonlarıyla adı duyulan Aziz Ergen (sağda), Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP liderliğine ikna etme girişiminde bulunan isimlerin arasında geçiyor.</em></p>
<p>O yemekte yüksek yargı mensuplarının bulunmasının şöyle bir anlamı var: Deniz Baykal gittiğinde, liderlik özelliği olmayan ama bütün partiyi avucunun içinde tutan Önder Sav, parti lideri değiştikten sonra partinin en güçlü ismi olmaya devam ediyordu. Kılıçdaroğlu ile parti içi iktidar kavgasına tutuştuğu anda Yargıtay kendisini ‘tüzük’ darbesiyle tasfiye etti. Önder Sav-Kılıçdaroğlu kapışmasında Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alan partili yok denecek kadar azken ve Parti Meclisi oluşturmak istediğinde etrafında kimseyi bulamazken gerçekleşiyor bu. Kaset olayıyla Baykal, Yargıtay’ın kararıyla Sav tasfiye ediliyor. Şimdi ise Kılıçdaroğlu, tüzük değişikliği ile örgütü tekrar yenileyerek liderliğini uzun süre tartışmasız kılmak istiyor. Muhalifler de son bir hamleyle Kılıçdaroğlu’nun etrafını boşaltmak ve seçimli kurultaya zorlamak istiyor.</p>
<p>Bu son perdede 26 Şubat Kılıçdaroğ-lu’nun, 1 Mart da muhaliflerin günü. Bu günlerin artabileceğinden de, her şeyin 26 Şubat’ta bitebileceğinden de söz ediliyor.</p>
<p>Önder Sav cephesinin gündeminde 16 Şubat’a kadar mahkemeye başvurmak ve 26 Şubat için tedbir kararı aldırmak var. Yenimahalle, Çankaya ve Mamak ilçe kongrelerinde kayyuma gitme girişimi oldu ama mahkeme reddetti. Saadet Partisi’nin kayyuma götürülerek Numan Kurtulmuş’un elinden alınmasında Önder Sav’ın ‘antrenörlüğü’ biliniyor.</p>
<p>Dönülmez akşamın ufku</p>
<p>Meclis’te son CHP grup toplantısında kürsüye değil de kürsüye yakın bir yerden salona baktığınızda görülen manzara, birkaç yıl içinde CHP’de yaşanan değişimin şaşılası boyutta olduğu. Eski Erzincan Savcısı İlhan Cihaner, eski YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan, anayasa profesörü Süheyl Batum dikkat çeken simalar. O ünlü CHP’lilerden eser yok. Yakın zamana kadar ‘siyaset’çi kimliğiyle bilinmeyen savcı, hâkim, anayasacı isimler… Deniz Baykal dışında o salonda bulunmayan eski CHP, önümüzdeki günlerde tüzük kurultayı ile son kozunu oynayacak. Kılıçdaroğlu genel başkanlık koltuğuna oturduğundan beri bir şekilde yolu yüksek yargıyla kesişiyor.</p>
<p><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/muhsin-chp-3.jpg" alt="" width="614" height="307" /></p>
<p>Önder Sav’ın başını çektiği muhalefet cephesinin, Kılıçdaroğlu aleyhine yüksek yargıya müracaat etmeye hazırlanırken, ‘yaşanan tecrübeler’ yüzünden aleyhlerine karar çıkabileceği endişesi taşıdığı ifade ediliyor. Ki Kılıçdaroğlu o sırada kürsüden “Yargı AK Parti’nin tekeline geçti” diye haykırıyor!</p>
<p>Diğer taraftan, Baykal kasetine bakan savcılık el değiştirdi. Ankara’da bu olayın parti içi mesele olduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Yani Baykal’ın kasetiyle ilgili soruşturma derinleştiğinde, CHP’nin diğer kanadıyla karşılaşmak tesadüf olmayacak. Olay bilişim savcılığından alınarak özel yetkili savcılığa verildi. Baykal’ın avukatı konuyla ilgili memnuniyetini açıkladı. 2 yıldır bilişim savcılığında duran davada hiçbir ilerleme kaydedilmemişti zaten; davanın hasıraltı edildiği iddiaları da çıktı. Davaya bakan savcı Bülent Yücetürk, Emine Ülker Tarhan’ın Yarsav Başkanlığı sırasında Yarsav Başkan Yardımcılığı’na getirildi. Peşi sıra da Tarhan, önce CHP milletvekili, sonra da grup başkan vekili oldu. Tarhan, ses kayıtlarına yansıyan ‘militan yargı’ sözlerinin arkasında durduğunu  açıklamıştı. CHP ve yargı başlığı altına, İlhan Cihaner’in milletvekili seçimlerinde CHP listelerinde yer almaması üzerine YSK’nın müdahalesiyle Denizli’de listeye girmesi de eklenebilir.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun en büyük gücü kendisini devirmek için harekete geçen muhaliflerin bir lider adayı çıkartamamış olması. CHP’yi tüzük kurultayına zorlayan delege imzaları Önder Sav işi. Sav’ın teşkilat çalışmalarını izleyen Deniz Baykal’ın tek kozu, ‘az güçle çok şey elde etme stratejisi’ olsa gerek.  Sav’ın ve Baykal’ın güç birlikteliği için görüştüğü haberleri çıktığında yalanlanıyor ama bir zımni beraberlik de yok değil. Ancak Baykal, Kılıçdaroğlu’nun Meclis’teki grup toplantısından hemen sonra koridorda yaptığı basın açıklaması ile varlığını gösterdi, CHP lideri kadar medyada yer bulabildi.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun gücünü perçinlemesi hâlinde –ki en güçlü ihtimal bu- parti içindeki ulusalcı Sünni (Alevi olmayan anlamında) kesimin tamamen bastırılması ve pasifize edilmesi kaçınılmaz. Ya da ulusalcıların yeni bir parti kurmak üzere CHP’den kopmaları da ihtimal dahilinde. Biraz açarsak… Uzun yıllar CHP’de sosyal demokrat Alevi ve Kürt kesimler zayıf ve etkisiz kaldı. Hatta Kürtler tamamen terk etti CHP’yi. CHP’ye oy verenler başka alternatif olmadığından ‘kerhen’ verdiklerini söylediler, yazdılar, çizdiler. Hesapta Kılıçdaroğlu ile birlikte eski küskünler partiye geri dönecek, AK Parti’yi meydanlarda alt edebilecek yeni bir parti oluşacaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Haziran 2011 seçimlerinde yüzde 26’lık oy bu işin o kadar kolay olmadığını gösterdi. Yani CHP’ye hâkim olan ulusalcı-Kemalist eski taban ve aktörler, Kılıçdaroğlu CHP’sinden tasfiye ediliyor ya da durum böyle algılanıyor. Türkiye’nin batısında yaşayan laik ulusalcılar için CHP’de kalmak zorlaşıyor. Tüzük kurultayı restleşmesini kim kazanırsa kazansın partinin bir tarafı tasfiye olacak. Ulusalcı ve eski CHP’lilerin tasfiyesi hâlinde partinin bölünmesi ve yeni bir partinin doğması ihtimal dâhilinde. Uzun yıllar bir kenarda ‘sıra bize gelecek’ diyebilecek bir Kemalist CHP tabanından söz edemiyoruz.</p>
<p>CHP’de olup bitenler bölgesel ve uluslararası hareketlerden bağımsız da görülmüyor CHP çevrelerinde. 1 Mart tezkeresine hayır diyen Deniz Baykal’ın türlü uğraşlar sonunda tasfiye edildiğine inanıyor bir taraf. Muhtemel bir İran müdahalesi ve Türkiye’nin lojistik üst olacağı ihtimali, CHP’de olup bitenleri uluslararası bir meseleye dönüştürüyor. Zira Amerika’nın yeni bir 1 Mart korkusu, CHP’yi bu denkleme sokuyor. Etkili bir CHP yerine cılız ve kendi içinde boğuşan bir CHP bu konjonktüre daha uygun bu teze göre. CHP’yi her hâlükârda zayıflatacak tüzük kurultayı krizi bu amaca hizmet edecektir. Bu bir görüş tabii.</p>
<p>Kurultay zamanları herkes pusuya yatıyor. Görüşme teklifleri nazikçe reddediliyor. Yeni oluşacak dengede yer bulma umudu var elbette. Dışarıda olanlar ise “Sıkıldık bu CHP’den” diyorlar. Siz hâlâ sıkılmadıysanız bazı konuşulanlara kulak verebiliriz o hâlde. Baykal’a yakınlığı ile bilinen Savcı Sayan onlardan biri. Sayan, ilginç bir tez ileri sürüyor: “Bütün bu olup bitenler CHP’nin zayıflamasına, AK Parti’nin gücünün pekişmesine yol açmaktadır. Bu durum AK Parti’nin siyaseten yıkılmasının ve önlenmesinin mümkün olamayacağı sonucunu çıkartıyor.” Sayan’a göre, CHP’nin güçsüzleştirilmesi ülkede dikta olduğu söylemini güçlendiren ve muhalefetin sokağa taşınmasına hizmet eden bir şey. Asıl amaç, CHP’yi yüzde 20’lerin bile altına iterek ‘dikta’ iddiasını güçlendirmek ve sokak hareketlerine zemin hazırlamak. Sayan, “CHP bir ortak payda üretemeden ve Cumhuriyet’in ‘kuruluş felsefesi’ne dönmeden CHP iktidar şansı görmeyecek.” diyor.</p>
<p>Meclis koridorlarında CHP üzerine konuşurken havada dolaşan bir cümle de şu: “Erdoğan, CHP’nin başında kimi görmek ister, kim olursa bundan memnun olur?” Sonra cümlenin arkası geliyor. ‘Kime yakın?’ denildiğinde ise Baykal ismi öne çıkıyor, ilginç bir şekilde. Bu çerçevede Başbakan Erdoğan’ın ameliyat sonrası Baykal ve eşi Olcay Hanım’ı evinde eşi ve kızı ile birlikte ağırlaması, Kılıçdaroğlu’nu ise AK Parti Genel Merkezi’nde kabul etmesi gösteriliyor. Baykal’ların ziyaretinde Emine Hanım’la Olcay Hanım arasında sıcak bir diyalog kurulduğu, Erdoğan’ın kızı Sümeyye ile Baykal’ın Amerika’daki üniversiteler ve hocalara kadar keyifli bir sohbet gerçekleştirdikleri de ifade ediliyor. Bu anekdotu anlatanın notu da şu: “Erdoğan artık bu saatten sonra Baykal’ı ve Olcay Hanım’ı üzecek bir tavır içine girmeyecektir kolay kolay. Bunun CHP’deki liderlik savaşında bir anlamı var mıdır, bilinmez.”</p>
<p>Ankara’da Baykal’ın kasetiyle siyasi sonuç alabildiğinden  şu sıralar farklı kasetlerin siyasi şantajlar için kullanıldığı dile getiriliyor. Tekrar en başa, o yemeğe dönersek… Olayın tek tanığı, yüksek yargıçlardan birinin Rizeli olduğunu ve bazı şekil özelliklerini hatırlıyor. Yakın zamana kadar CHP’nin en bilinen simalarından biri, “Hani çok gol yiyen G.Saraylı millî bir kalecimiz vardı, hatırlar mısın?” diyor. Son yemekte Kılıçdaroğlu’nu ikna etmeye çalışan yargıç ve asker meselesi çok su götürecek belli ki.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/muhsin-chp-2.jpg" alt="" /></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/kilicdaroglunun-son-yemegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teşvik primi almayan oyuncu yoktur</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/tesvik-primi-almayan-oyuncu-yoktur/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/tesvik-primi-almayan-oyuncu-yoktur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:33:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
	<dc:subject>Spor</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=836</guid>
		<description><![CDATA[Konyaspor’da gol kralı olduktan sonra bir sezon F.Bahçe forması giyen ve geçen yıl futbolu sessiz sedasız bırakan Zafer Biryol’u Kanada’da bulduk. Biryol, hayatı ve Türk futboluna dair ilginç açıklamalar yaptı. Göztepe’de parlayan, Konyaspor ve Çaykur Rize’de başarılı sezonlar geçiren bir futbolcuydu Zafer Biryol. Konyaspor’da gol krallığı yaşadı, bir sezon F.Bahçe’nin formasını giydi. Ablasına ilik vermesiyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="newsSpot"><span><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/zafer.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-837" title="zafer" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/zafer-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a>Konyaspor’da gol kralı olduktan sonra bir sezon F.Bahçe forması giyen ve geçen yıl futbolu sessiz sedasız bırakan Zafer Biryol’u Kanada’da bulduk. Biryol, hayatı ve Türk futboluna dair ilginç açıklamalar yaptı.</span></div>
<div id="newsText">
<p>Göztepe’de parlayan, Konyaspor ve Çaykur Rize’de başarılı sezonlar geçiren bir futbolcuydu Zafer Biryol. Konyaspor’da gol krallığı yaşadı, bir sezon F.Bahçe’nin formasını giydi. Ablasına ilik vermesiyle de gönülleri fethetmişti. Kendi deyimiyle ‘daha çok sevildi’ bu olaydan sonra. Geçen sezon futbolu sessiz sedasız bıraktı. Ve ardından Kanada’ya yerleşti. Orada da boş durmadı, bir futbol okulu açtı. Kendisiyle, geride bıraktığı futbol yaşantısına ve bugünkü futbol okuluna dair bir röportaj yaptık. Onun Türk futboluyla ilgili tespit ve itiraflarını okuyunca inanamayacaksınız.</p>
<p><strong>-Konyaspor’da büyük bir çıkış yakaladın ve F.Bahçe’ye transfer oldun. F.Bahçe’de umduğunu bulabildin mi?</strong></p>
<p>Konyaspor’da gerçekten çok iyi iki sezon geçirdim. Gol kralı oldum. Ortamımız güzeldi. Başarılıydım, çok gol atıyordum. Konya’yı da çok seviyordum zaten. İnsanları cana yakındı. F.Bahçe’ye gol kralı olduktan bir sene sonra gittim. 2 sezonda toplam 50 gol atan bir oyuncu olarak oraya transfer oldum. Fenerbahçe maceram sakatlıkla başladı, sakatlıkla bitti (gülüyor). Daha üçüncü antrenmanda kasığımdan sakatlandım ve bu 4 ay sürdü. Üstelik sezon başlamadan bileğimden ameliyat olmuş ve sezon başı kampı geçiremeden bu takıma gitmiştim. Fenerbahçe seni istemiş, nasıl gitmezsin. Sakatlanmasaydım ne olurdu bilinmez ama 2 sezonda 50 gol atan bir futbolcu bir şeyler yapardı.</p>
<p><strong>-F.Bahçe’de yerli santrforun barınması mümkün müdür? Yanlış tercih yaptığını düşünüyor musun?</strong></p>
<p>F.Bahçe’de iyi futbolcu olan herkes barınır. Orası çok büyük bir camia. Her zaman iyi olmak zorundasın. Kimse senin kara kaşına, kara gözüne bakmaz; bakmamalı da… O yüzden ‘F.Bahçe futbolcu öğütüyor’ lafları bence çok yanlış. G.Saray’ın efsanelerinin kötü oynamaya başladığında ne hâle getirildiğini çok yakın zamanda gördük. İyiysen kalırsın, kötüysen gidersin. Ancak her şeye rağmen F.Bahçe’ye gittiğim için hiç pişmanlık duymadım.</p>
<p><strong>-Aziz Yıldırım nasıl bir başkandı? Futbolcular ondan etkilenir miydi?</strong></p>
<p>Aziz Yıldırım’ı çok fazla tanıma imkânım olmadı ama bence sözünü esirgemeyen, F.Bahçe için yatıp F.Bahçe için kalkan bir isim. Filmlerde gördüğümüz zengin iş adamı tiplemesinin tam tersi Anadolu insanı profili çizdi bende.  Futbolculara hatalarını söyler, sözünü esirgemezdi. Diğer futbolcuları bilmem ama yanından geçerken dikkatli olurdum.</p>
<p><strong>-F.Bahçe’den sonra Bursaspor ve ardından Bank Asya 1. Lig takımlarında boy gösterdin. Büyük bir takımdan Bank Asya’ya giden oyuncu olmak sende ne gibi izler bıraktı?</strong></p>
<p>Alt liglere konsantre olmakta zorluk çekmedim. Çünkü artık futbolumun Süper Lig’e yetmediğinin farkındaydım. Çok sakatlık geçirmiştim ve her sakatlık benden çok şey alıp götürmüştü. İyi değilsen aşağıya düşersin, bunu çok iyi biliyordum.</p>
<p><strong>-Mersin İdman Yurdu (2008-09), Altay (2009-10) ve Konya Şekerspor (2010-11) serüvenlerinin ardından 35 yaşında futbolu bıraktın…</strong></p>
<p>Mersin günlerim güzeldi. 30 maçta 16 attım ve 2. Lig’de şampiyon olup Bank Asya’ya çıktık. Sonra çok isteyerek Altay’a gittim. Çünkü Altay’ın hocası Beşiktaş PAF takımından hocam Fuat Yaman’dı. Gittikten sonra her zaman olduğu gibi yine sakatlandım (gülüyor). Çok oynamasam da çok gol atamasam da çok güzel geçti. Süper Lig biletini son maçta kaybettik. Konya Şekerspor’da sezon başında belimden sakatlandım. Ancak 7-8 maç oynadım. Sonra bir antrenmanda belim kilitlendi ve bir daha oynayamadım. O antrenman son antrenmanım oldu. Zaten artık eğlence için bile top oynayamıyorum. Futbolu böyle bırakmam benim için kötü oldu. Futboldan sonra tenis, voleybol, basketbol ve bisiklete binmek istiyordum ancak şu an sadece yüzebiliyorum.</p>
<p><strong>-Futbolu bıraktıktan sonra neler yaptın?</strong></p>
<p>Futbolu bırakmadan önceki düşüncem, futbolu bıraktıktan sonra eğitim için ABD’ye gitmekti. Futbolu bırakır bırakmaz hemen Kanada’ya yerleştim. Kanada’da hem İngilizce öğreniyorum hem de futbol akademimiz var, onunla uğraşıyorum.</p>
<p><strong>-Neden ABD veya Avrupa değil de Kanada?</strong></p>
<p>ABD’ye gitmek istiyordum ancak öncesinde Kanada’ya tatile gittim. Ülkeyi çok beğendim. Yazın gitmiştim, kışın gitseydim kararımı değiştirirdim (gülüyor). Şimdiki ortağımla o zaman tanışmıştık. O da Kanada’da futbolla ilgili iş yapacağını anlattı bana. Benim de kafama yattı ve Toronto’nun çok güvenli bir şehir olması kararımı Kanada’ya çevirdi. Avrupa’yı istememe sebebim ‘Amerikan sporlarını’ sevmem. NBA ve Amerikan futbolunu çok severek izliyorum. Organizasyonları muhteşem. Onların antrenmanlarını izlemek, bu kadar güçlü nasıl olabildiklerini araştırmak, organizasyon becerilerini öğrenmek için bu kıtayı seçtim.</p>
<p><strong>-Kanada’da neler yapıyorsun? Ailen de alışabildi mi?</strong></p>
<p>Kanada’da öncelikle tam olarak İngilizce öğrenmeye çalışıyorum. Bunun yanında futbol okulumuz var. Buradaki Türk çocuklarına ve yabancı çocuklara futbol öğretmeye çalışıyoruz. Hedefimiz yetiştirdiğimiz iyi oyuncuları Türkiye’de profesyonel yapmak. Bunun yanında ara sıra NBA maçlarına gidiyorum. Çocuklarımla ilgileniyorum. Buradaki Türklerle tanışıyoruz, epey arkadaşım oldu. Bana devamlı maç teklifi yapıyorlar ama maalesef sakatlığımdan dolayı geri çeviriyorum. Ailemiz 5 kişi. 3 çocuğum var. Büyük oğlum Emirhan Enver 7 yaşında. Konya doğumlu. 5 yaşındaki kızım Yasemin, Rize doğumlu. Ve 9 aylık Leyla. O da Toronto doğumlu. Oğlum ve kızım Toronto’daki Türk okuluna gidiyor.</p>
<p><strong>-Kanada, Türkiye’ye bir hayli uzak. Özlüyor musun Türkiye’yi?</strong></p>
<p>Aslında uzak gibi görünüyor ancak uçakla 10 saat. Ben Rizeliyim. Küçükken Rize’ye giderdik otobüsle 20 saate, çok bir fark göremiyorum (gülüyor). Özlem oluyor ama 6 ayda bir geliyoruz. 1 ay kalıyoruz, enerjimizi toplayıp geri dönüyoruz.</p>
<p><strong>-Türkiye gibi bir ülkeden Kanada gibi düzenli bir ülkeye gitmek sorun oluşturdu mu?</strong></p>
<p>Buraya çok çabuk alıştım. Dediğin gibi çok düzenli. Kural dışı hareket eden fosforlu yeşil giymiş gibi sırıtıyor. Her şey çok yavaş ilerliyor. Türkiye’deki enerji burada yok ama bizim yollardaki karışıklık da yok. En çok hoşuma giden de bu.</p>
<p><strong>-Futbol okulu açma fikri giderken kafanda var mıydı?</strong></p>
<p>Vardı. Ortağım Emir Kayapınar buradaki sistemi anlatınca futbol okulu açacağım niyetiyle geldim zaten. Geldikten sonra araştırdım ve okulu açmaya karar verdik.</p>
<p><strong>-Kanadalılar için futbol ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Onlar için varsa yoksa buz hokeyi. Ata sporları zaten. Dünyanın en iyi hokeycileri Kanada’dan çıkıyor. Ancak bizim bulunduğumuz Toronto tam bir göçmen şehri. Çinliler, Türkler, Boşnaklar, Sırplar, Portekizliler… Hep futbolu seven topluluklar. Ancak Kanadalılar da futbolu sevmeye başladı. Toronto FC futbol takımı geçen sene 22 bin kombine bilet sattı. Yüzlerce futbol okulu var ve Kanadalılar çocuklarını bu okullara yollamaya başladı. Tabii devletin de çok büyük teşviki var çocuklarını yollamaları için. Biz çocuklardan para alıyoruz. Devlet de verilen bu paraları ailelerin vergilerinden düşüyor.</p>
<p><strong>-Futbol okulunda kimler var?</strong></p>
<p>Futbol okulumuz, Birleşmiş Milletler gibi. Çoğunluk Türklerden oluşuyor. Ancak Kanadalı, Lübnanlı, Mısırlı, Filipinli, Somalili, Azeri, Etiyopyalı, Portekizli oyuncularımız da var. Türkçe bilmeyen Türk oyuncularımız bile var (gülüyor).Yeni kurulmuş bir okul olmamıza rağmen 70 öğrencimiz var. Hedefimiz bu sene için 200 öğrenciye ulaşmak.</p>
<p><strong>-Kurs vermek için diploma aldın mı? Almak gerekiyor mu?</strong></p>
<p>B lisansım ve 15 yıllık tecrübem var (gülüyor).</p>
<p><strong>-Okulu açmak masraflı oldu mu? Rağbet nasıl?</strong></p>
<p>Okul açmak çok masraflı olmadı ancak çok uğraşmak gerekiyor. Burada kışın antrenman sahası bulmak çok zor ve çok uğraş gerektiriyor. İnsanlara ulaşmak, kendimizi tanıtmak için reklamlar veriyoruz. Malzemeler vesaire fazla bir masrafımız olmadı. Ama her takıma ben antrenman vermeye çalışıyorum. Bu biraz yorucu oluyor.</p>
<p><strong>-Bundan sonraki hedefin ne? Türkiye’ye dönecek misin?</strong></p>
<p>Buradaki hedeflerim kulübümüzü yükseltmek. Daha sonra CSL’den (Canadian Soccer Leauge) bir takım satın alıp yetiştirdiğimiz oyuncuları orada oynatmak ve oradan da yetenekli olanları Türkiye’ye göndermek. İlerleyen zamanlarda da Türkiye’de bir takım alıp Kanada ve Türkiye arasında bir köprü oluşturmak istiyorum inşallah.</p>
<p><strong>-Türkiye’de takım çalıştırmak gibi bir düşüncen var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’de antrenörlük yapmak çok istediğim bir şeydi. Ancak Türkiye’de yönetici eksikliği olduğunu düşündüğüm için, yönümü yönetim kısmına çevirdim sayılır. Ama ileride ne olacağı belli olmaz.</p>
<p><strong>-Türkiye’deki futbol düzeninde seni rahatsız eden durumları sıralarsak…</strong></p>
<p>Türkiye’de futbol düzeninde beni rahatsız eden o kadar çok şey var ki, sayfalar yetmez. Başlıklar hâlinde söyleyeyim: Futbolcular, taraftarlar, yöneticiler, basın…</p>
<p><strong>-Şu anki futbol gündemimizi takip edebiliyor musun?</strong></p>
<p>Türkiye’yi çok yakından takip ediyorum. Sosyal paylaşım sitelerinden insanların yorumlarını da okuyorum. Twiter’dan da düşüncelerimi yazıyorum.</p>
<p><strong>-Şike operasyonunu nasıl değerlendiriyorsun?</strong></p>
<p>Türkiye’de her başı sıkışan bu işleri yapmaya çalışmıştır. Süper Lig’deki de, amatör takımdaki de&#8230; Bu olaylara birilerinin dur demesi lazımdı. Savcıyı kutluyorum. Bundan sonra şike çok daha az olacaktır.</p>
<p><strong>-Oynadığın dönemde şike, teşvik gibi olaylarla karşılaştın mı?</strong></p>
<p>Teşvik pirimi Türkiye’de her zaman vardı. Ben şahsen teşvik priminin suç olmasına karşıyım. Teşvik primini almayan futbolcu yoktur herhâlde Türkiye’de. Şikeye Allah’a şükür hiç karışmadım. Yine Allah’a şükür hiç teklif edilmedi.</p>
<p><strong>-Bu işler nasıl olur? Futbolcular daha sonra vicdanen rahatsız olurlar mı?</strong></p>
<p>Şike yapacaklar, kime teklif edeceklerini bilirler. Futbolcular da bilir kimin şike yapacağını, yöneticiler de&#8230; Şikeyi yapan oyuncu futbol hayatı boyunca her şike konusunda aranan adam olur! Daha sonra vicdan azabı olur mu bilmem ama arkadaşlarının hakkını yemekten, hesabı çok zor olur. Şunu da söylemem lazım: Türk futbolcuları arasında bir laf vardır: ‘Şike yapan karısını da satar’ diye (affedersiniz).</p>
<p><strong>-Bu olay Türk futbolunun geleceğini nasıl etkiler?</strong></p>
<p>Olay, Türk futbolunu kötü etkiliyor. Ona rağmen çok güzel maçlar oluyor. Ben Türk futbolunun her geçen sene çok daha iyiye gittiğini düşünüyorum. Bu gidiş çok daha hızlı olmalıydı ancak yöneticiler işi yavaşlatıyor. Bu kadar paranın olduğu bir ligden her sene Avrupa kupalarında ses getirecek takımlar çıkmalıydı. Ancak kötü yönetimler buna engel oluyor.</p>
<p><strong>-Unutamadığın maç, gol veya olay var mı?</strong></p>
<p>Hayatımdaki hiçbir maçı unutmadım; ancak hep hayallerimi süsleyen Millî Takım’dı ve ilk oynadığım Danimarka maçı benim için unutulmazdır. Unutamadığım gol de 2004’te Hırvatistan ile oynadığımız özel maçta attığım goldür. Olaylara gelince… Millî Takım’a seçilmem, gol krallığı ve Fenerbahçe’ye transfer olmam… En çok üzüldüğüm olay ise Rizespor’un küme düşmesiydi.</p>
<p><strong>-Birlikte oynamaktan keyif aldığın oyuncu kimdi?</strong></p>
<p>Yetenekli oyuncularla oynamaktan çok keyif aldım. Altan Aksoy ile Konyaspor ve Rizespor’da beraber oynadık. Konyaspor’da gol kralı olmamda bana çok katkı sağlamıştı. Alex’le beraber oynamayı da çok isterdim. F.Bahçe’de yeterince oynayabilseydim bana çok gol attırırdı tahminimce.</p>
<p><strong>-Son soru. Ablana ilik vermen çok konuşuldu. Bu olayı anlatır mısın?</strong></p>
<p>Bence çok büyütülecek bir şey değildi. Ama Türkiye’de çok yankı buldu. Bu olaydan sonra insanlar beni daha çok sevmeye başladı. Bu olayla ilgili bir anımı anlatayım. Göztepe’de oynarken birçok kulüp beni istiyordu. 5-6 kulüple görüşüyorduk. Ancak ablama iliğimi verdikten sonra kulüpler beni almak istemedi. Hatta Diyarbakır’la her konuda anlaştık; lakin D.Bakır’ın hocası ‘O ilik nakli yaptı, daha futbol oynayamaz’ diye beni istemedi. Ben de daha sonra Konyaspor ile anlaştım. Orada her hafta gol atıyordum. Diyarbakır’ın santrforu ise hiç gol atamıyordu. Benim o takımdaki arkadaşım Cumhur Bozacı, hocasına kinayeli olarak ‘Hocam, gol atması için biz de bizim santrfora beyin nakli mi yaptırsak!’ demiş.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/tesvik-primi-almayan-oyuncu-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bağımsız 4 yılın ardından Kosova</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/bagimsiz-4-yilin-ardindan-kosova/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/bagimsiz-4-yilin-ardindan-kosova/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:28:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Dünya</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=831</guid>
		<description><![CDATA[İlk günkü heyecan kalmasa da dört yaşını dolduran bağımsız Kosova uluslararası tanınma, demokratikleşme ve sağlam ekonomi mücadelesine devam ediyor. AB ve ABD güdümlü süreç hassasiyetini koruyor. 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova dört yaşında gencecik bir devlet.  Yeni kurulmuş olmanın tüm izlerini taşıyor her bir mahallesinde. Ülkenin kültür başkenti Prizren’den siyasi başkenti Priştina’ya seyahatte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="newsSpot"><span><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/kosova.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-832" title="kosova" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/02/kosova-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a>İlk günkü heyecan kalmasa da dört yaşını dolduran bağımsız Kosova uluslararası tanınma, demokratikleşme ve sağlam ekonomi mücadelesine devam ediyor. AB ve ABD güdümlü süreç hassasiyetini koruyor.</span></div>
<div id="newsText">
<p>17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova dört yaşında gencecik bir devlet.  Yeni kurulmuş olmanın tüm izlerini taşıyor her bir mahallesinde. Ülkenin kültür başkenti Prizren’den siyasi başkenti Priştina’ya seyahatte müşahede edilen altyapı ve üstyapı eksikliklerine rağmen, açılışı yapılan otobanlar, başkentin her yerinde görülebilen yeni yapılar ve inşaatlar dönüşümün sadece birer işareti. Üsküp’te ticaret yapan büyük bir seramik firmasının bayisi bir işadamı yolculuk sırasında Kosova’daki hareketliliğe işaret ederek ‘Kosova’da bir ayda sattığım fayansı Makedonya’da ancak bir yılda satıyorum’ diyor.</p>
<p><img class="alignright" src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/kosova.png" alt="" width="260" height="518" />Yeni bir ülkeden beklendiği gibi inşaat sektörü oldukça canlı. İşsizlik oranı ise bu canlılıkla ters orantılı ve yüzde 45 civarında. İşsizliğin sebebini merak edenlerin karşısına tanıdık bir cevap çıkıyor: Gurbetçi Kosova Arnavutları. Başta Almanya ve İsviçre’de olmak üzere sayıları 500 bin civarında tahmin edilen gurbetçi Kosovalıların memleketlerine gönderdikleri paranın yılda 1 ila 1,3 milyar avro arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu sözler iki yıl önce yapılan bir uluslararası konferansta konuşan zamanın Kosova Maliye Bakanı’na ait.</p>
<p>Kosova’nın Viyana Büyükelçisi Dr. Sabri Kiqmari, yurtdışında eğitim almış ve hemen savaş sonrası Kosova Başbakanı’na dış politika danışmanlığı yapmış bir isim. Dr. Kiqmari, özellikle işsizliğin yüzde 75’lere vardığı savaş dönemlerinde “gurbetçi dövizleri olmasaydı Kosovalılar hayatta kalamazdı.” diyor. Ona göre bugün bile bu durum değişmedi. Neredeyse Kosova’nın yıllık bütçesi kadar memleketlerine para gönderen gurbetçi Kosovalılar, ülkelerinin istenilen noktaya bir an önce gelmesini arzu ediyor.</p>
<p>Avrupa’nın 50. ülkesi olarak bağımsızlığını ilan eden Kosova, dördüncü yaşını kutlarken birçok soruna da çözüm aramaya devam ediyor. Avrupa Birliği (AB) ve ABD’nin inisiyatif alarak kurulmasında büyük rol oynadığı Kosova’da Batılı güçlerin desteği devletin devamı için hayati rol oynuyor. Ülkede faaliyet gösteren yabancı kuruluşların rolleri dağıtılmış durumda. 6 bin civarı askerden oluşan Kosova Uluslararası Barış Gücü (KFOR) güvenlikten; 1.950’si yabancı toplam 3.200 çalışana sahip Avrupa Birliği Hukuk Misyonu (EULEX) hukuki düzenin sağlanması ve geliştirilmesinden; Uluslararası Sivil Ofis (ICO) ise ülkenin kuruluş anayasasının temelini oluşturan Ahtisaari planı doğrultusunda gelişiminin takibinden sorumlu kuruluşlar olarak hükümetle birlikte Kosova’yı kendi ayakları üzerinde duran bir ülke hâline getirmeye çalışıyor.</p>
<p>Başta Mitroviça şehri olmak üzere ülkenin kuzey bölgesinde yaşayan Sırp azınlığın Sırbistan ile birleşme hayalleri ve Priştina’ya itaat etmek istememeleri ise en önemli siyasi sorun. Sırbistan tarafından tanınmama ve Kuzey Kosova çözüme kavuşmayan ve en çok baş ağrıtan konular olsa da iki milyona yakın nüfusunun yüzde 50’si 25 yaşın altında olan Kosova’da en büyük sorun işsizlik.</p>
<p>Ümitlerini AB üyeliğine bağlayan işsiz Kosovalı genç nüfusun, bağımsızlığın üzerinden geçen dört yılın sonunda kendisine en çok sorduğu soru ‘Gitmek mi zor kalmak mı?’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/kosova1.jpg" alt="" width="614" height="307" /></p>
<p><strong>Tanınma ve ekonomik sorunlar</strong></p>
<p>1999 yılından 2008’e kadar dokuz yıl boyunca Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetimi tarafından idare edilen ülke bağımsızlığın coşkusunu çoktan arkasında bıraktı. İlk olarak Türkiye’nin tanıdığı genç Balkan devletini en son tanıyan ise 24 Ocak 2012’de Gana oldu. Bir yandan tanınma süreci devam eden ülkede, devletin kurumlarını oluşturmanın yanında ekonomiyi ayakta tutmaya çalışan koalisyon hükümetinin işi hiç de kolay değil.</p>
<p>Bağımsızlık ilanının ardından her şeyin daha kolay olacağını düşünen Kosova halkının, ülkenin ayakları üzerinde durması için daha uzun yıllara ihtiyaç duyduğunu anlamaları uzun sürmedi. AB tarafından desteklense de bir türlü ekonomik ve siyasal sorunlardan kurtulamayan Başbakan Haşim Taçi ve Kosova Demokratik Partisi, kısa süre içerisinde ciddi siyasal rakiplerle uğraşmak zorunda kaldı. Milliyetçi genç lider Albin Kurti liderliğindeki Kendi Kaderini Tayin Hareketi (Vetevendosje) bağımsızlık sonrası yapılan ilk seçimlerde yüzde 12,2 oy oranıyla üçüncü sırada yer alırken, ülkede ses getiren eylemlere imza atmaya devam ediyor. Kosovalı siyasetçiler, AB ile ocak ayında başlayan vize serbestliği görüşmelerine büyük önem veriyor. Bu adım atılırsa Kosovalıların AB ülkelerinde yaptıkları mülteci başvurularının sayısının da geriye gideceği argümanı sıkça dile getiriliyor. Vize serbestliğinin ne zaman hayata geçirileceği konusunda ise net bir tarih yok.</p>
<p>Ülkede uluslararası kuruluşlar ile işbirliği içerisinde hareket eden Başbakan Haşim Taci, Viyana’da gerçekleştirilen son koordinasyon toplantısında bu yılın sonunda ICO Başkanı Hollandalı Pieter Feith’ın kurumun yıl sonu görevini sonlandıracağını açıklamasını memnuniyetle karşıladı. Ancak Feith’ın hükümete Kuzey Kosova’ya ilişkin süreçte beklentilerinin artarak devam ettiğini açıklaması, hükümet üzerindeki uluslararası baskıyı bir kez daha gösteriyordu. Feith’ın ve bölgeyle ilgili Avrupalı bürokratların, Avrupa başkentlerinde hükümetin ekonomi yönetimi ve devlet kurumlarını yerleştirmede başarısız olduğu eleştirilerini dile getirmesi, hükümeti köşeye sıkıştıran bir diğer unsur. Hollandalı diplomat ucuz iş gücüne ve doğal kaynaklara sahip ülkede ekonomik gelişme olmamasında hükümeti suçlu gösteriyor. Kişi başına gelirin 1.760 avro olduğu Kosova’da istihdam oluşturacak adımlara ihtiyaç var.</p>
<p>Büyükelçi Sabri Kiqmari ise ekonomik duruma ilişkin, ‘‘Gençlerin işsizliği maalesef bir gerçek. Ancak diğer taraftan Avrupalıların boğuştuğu yüksek emeklilik oranı sorununu yaşamıyoruz. İnsanların ülkede hayal kırıklığına uğradıkları konusuna gelince. İki yıl önce yapılan bir anketten, Avrupa’daki en mutlu halk olarak Kosovalılar çıktı. Küçük işletmelere destekler artıyor. İşsizlik adım adım çözülecek bir sorun. Önümüzdeki beş yılda alınan önlemlerle işsizliğin 10 puan azalacağını düşünüyorum.” ifadelerini kullanıyor.</p>
<p>Rakamlara bakıldığında ise yabancı yatırımlar 2007 yılındaki 421 milyon avro seviyelerinden, geçtiğimiz yıl 265 milyon avroya gerilemiş durumda. Öte yandan Sırbistan ile yaşanan sınır sorunları iki ülke arasında yapılan ticari anlaşma ile kısmen giderilmiş durumda. Ancak Sırbistan’dan ülkeye giriş yapan kamyon sayısı, Kosova’dan Sırbistan’a mal götüren kamyonların sayısının neredeyse 100 katı.</p>
<p>Üretim ve ihracat konusundaki zayıflık, ülkenin dışa bağımlılığını daha da artırıyor. Ülkede güvenliğin hâlâ uluslararası güçler tarafından sağlanıyor olması dışa bağımlılığın sadece ekonomide olmadığının bir göstergesi.</p>
<p>Ekonomik gelişimi de tehdit eden organize suç örgütleri konusunda uluslararası kuruluşlar eleştirilerde bulunuyor. Uluslararası uyuşturucu trafiğinde Kosova’nın bir güzergâh olarak kullanıldığı, güvenlik güçlerinin son dönemlerde yakaladığı uyuşturucu miktarlarından da anlaşılıyor. Kiqmari ise bu duruma daha olumlu bakıyor: ‘Bölgenin bağımsızlıktan sonra daha istikrarlı bir bölge olduğunu rahatça söyleyebilirim. Ülke her yıl düzenli olarak yüzde 5-6 oranında büyüdü. İstihdam düzenli olarak artıyor. Ülkedeki yabancı yatırımlar ve toplamda işletme sayısı arttı. Kosova vatandaşları hâllerinden memnun. Ülkede yüksek yolsuzluk olduğuna dair haber ve iddiaların tamamen bir algılama meselesi olduğunu düşünüyorum. Dünyada yolsuzluğun olmadığı bir ülke yok. Söyleyebileceğim, bu problemin ülkemizde de olduğudur. Ancak uluslararası medyada çıkan haberlerde durum olduğundan daha büyük gösterilmek isteniyor. Hükümetimiz bu konuda önemli adımlar atmış, bakanlara kadar ulaşan iddiaların muhataplarının hukukun önüne çıkmasını sağlamıştır. Bu konuda mahkeme sonuçlarını beklemek gerekir. Organize suçlar konusuna gelince. Kosova’daki suç oranları ile Avrupa başkentlerindekini  karşılaştırırsanız olayın hiç de anlatıldığı gibi olmadığını görürsünüz. Avrupa’daki Kosovalılar suç sıralamalarında oldukça geridedirler.  Hükümetimiz organize suçları ve insan tacirlerini engelleme adına bölge ülkeleri ile işbirliği içindedir.’’</p>
<p>Sırbistan’ın tercihi</p>
<p>‘‘Kosova’yı asla tanımayacağız.’’ sözleri Ortodoksların yeni yıldaki dinî kutlamaları için özel izinle Kosova’ya gelen Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’e ait. Mevcut durumda  Tadiç’in sözleri bölgedeki Sırpların unutulmadığını anlatan siyasi bir mesajdan öteye gidecek gibi gözükmüyor. Sırp politikacıları çok istedikleri AB üyeliği ile tekrar kazanımı mümkün gözükmeyen Kosova’daki toprak talebi arasında seçim yapmak zorundalar. Aralık ayında Kosova ile ilişkilerin iyileştirilmesi şart koşularak bu konudaki çabaları yeterli bulunmayan ülkeye üyelik statüsü verilmedi. Mart ayında Brüksel’de yapılacak toplantılardan sonra üyelikle ilgili durum netlik kazanacak. Kosova meselesinden dolayı AB, gümrük kapılarıyla ilgili konuda Sırbistan’ı masada kalmaya mecbur bıraktı ve zorlama da olsa bir sonuca ulaşıldı.</p>
<p>Tadiç ve diğer Sırp idareciler, Kosova’daki Sırpların kendilerini yalnız hissetmemesi için sıkça BM’nin 1999 yılında aldığı 1244 sayılı karara atıfta bulunuyor. O dönemdeki Yugoslavya’nın toprak bütünlüğüne işaret eden karar ise bugün neredeyse yok hükmünde. Bugün 86 ülkenin tanıdığı Kosova’nın bağımsızlığını meşru görmeyip konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na götüren Sırbistan’ın bu hamlesi bumerang gibi kendisine geri döndü. Ülkeler arasındaki coğrafi konular konusunda ilk kez karar veren Adalet Divanı, Kosova’nın kuruluşunun meşru olduğuna hükmetti. Siyasi yaptırımı olmayan karar, Kosova’nın daha fazla ülke tarafından tanınması adına yelkenlerini rüzgârla doldurdu. Sırbistan tarafından tanınmayan Kosova’nın çok uluslu kuruluşlara üyeliği ise Rusya ve Sırbistan’ın vetosuna takılıyor.</p>
<p>Mevcut durumda masada üç taraf oturuyor. Başkent Priştina, Kuzey Kosova Sırpları ve Sırbistan. Sırbistan’ın Kosova’yı tanıması için zorlayıcı tek sebep, AB’ye üyelik talebi. Kuzey bölgesinden elini çekmeyen Sırbistan bir yandan AB üyeliği için ılımlı açıklamalar yaparken, Kuzey Kosova Sırplarını destekleyip şubat ayı ortasında bir referandum yapma kararı almalarını teşvik etti. Bu adım, yangına körükle gitme anlamına geliyor. Bugüne kadar 5 beldenin katılacağını duyurduğu referandum kararı, bir boyutuyla Sırbistan’da ciddi bir telaşa da yol açmış durumda. Referandumda çıkacak muhtemel ‘Sırbistan’a bağlanma’ sonucu, mart ayı öncesi Sırbistan’ı zor duruma düşürebilir. Öte yandan Priştina hükümeti, AB’nin Sırbistan’ın üyelik aday statüsü kazanmasını kendileriyle kurulacak ilişkilere bağlamasından oldukça memnun. Kosova’daki Sırp azınlık ise bölgedeki illegal gruplara rağmen mevcut durumu yavaş yavaş kabullenmeye başladığının sinyallerini veriyor. Aynı durum Sırp siyaseti için de geçerli. Kasım ayı başlarında Liberal Demokrat Parti (LDP) lideri Cedomir Jovanoviç, Sırp Yenilikçi Hareketi (SPO) lideri Vuk Draskoviç ve Sosyal Demokrat Parti lideri Zarko Korac (SDU), “Kosova Sırbistan’dır” politikasını değiştirme yönünde çağrıda bulunan “Preokret” (Dönüş) adlı bir bildiriyi imzaladı.</p>
<p>Büyükelçi Kiqmari, Sırbistan’ın mevcut Kosova tutumuna ve bu ülkedeki siyasi dönüşüme ilişkin şu analizi yapıyor: ‘‘Sırbistan’ın bağımsız olması bizi rahatsız etmiyor. Yüzyıllardır komşuyuz. Komşularınızla iyi ilişkilere sahip olmalısınız. Ancak Sırbistan hâlâ tarihte yaşıyormuş gibi hareket ediyor. 1244 sayılı karara göre hareket eden Sırbistan’ın bu tavrını kabul edemeyiz ve etmeyeceğiz. Bu karar Kosova’nın statü sorunu çözülene kadar geçerliydi. Artık Kosova’nın statü sorunu çözülmüştür. Sırbistan bizi eşit statüde bir komşu olarak görmezse, bu aslında onların problemidir. Bizim pozisyonumuz 2058 yılında da değişmeyecek.” Kiqmari’ye göre Sırbistan siyasetinde önümüzdeki dört yıl içerisinde Kosova ile uzlaşma yanlısı bir değişim yaşanacak: ‘‘Şu an Sırbistan’da iki eğilim var. Biri doğuya yani Rusya’ya, diğeri AB’ye doğru.  AB’ye doğru olan eğilim de ikiye ayrılıyor. Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’in politikası AB’den olumlu şeyler elde etmek. Ancak bunu isterken Avrupalı değerlerle hareket etmiyorlar. Kosova’yı yaptıkları yardımlarla istikrarsızlaştırmaya çalışıyorlar ve bunu tüm uluslararası oyuncular biliyor. LDP lideri Çedomir Jovanoviç ve SPO lideri Vuk Draskoviç daha rasyonel davranıyorlar. Kosova’nın bağımsız olması yönünde fikir bildiriyorlar. Ancak bu akım önümüzdeki seçimler öncesinde yeterince güçlü değil. Önümüzdeki dört yıl boyunca rasyonel düşünen bu politik akımın Sırbistan’da daha çok etki alanı kazanacağına inanıyorum.”</p>
<p><strong>En pahalı Sırpça kelime&#8230;</strong></p>
<p>Sırbistan’ın Kuzey Kosova’daki görevlileri aracılığıyla sürece müdahil olduğu bir gerçek. Ancak o bölgeden savaş dönemi Sırbistan’a göç eden 6 bin kadar Sırp işçi, çalışmadıkları hâlde hâlâ Kosova’daki işlerini devam ettirir gibi maaşlarını Sırbistan hükümetinden almaya devam ediyor. Belgrad Uygulamalı Politika Merkezi’nin hesaplamasına göre Kosova’nın BM denetimine geçtiği 12 yıl içerisinde Sırbistan tarafından işçilere ödenen para 6,2 milyar avro. Bu büyük rakam Sırp medyasında şair Matija Beckoviç’in şu mısranın yazılmasına neden oldu: “Kosova en pahalı Sırpça kelime.” Eskiden Kosova’da çalışmış ve emekli olan kişilerin maaşlarının da hâlâ Sırbistan tarafından  ödendiği hesaplandığında sonuç almanın kolay olmadığı ortada. Kosova sorunu Sırbistan hükümetine pahalıya patladı ve yüksek maliyet getirmeye devam edecek. Sırp ‘Danas’ gazetesine göre Kosova’da yaşamayan ancak devletten maaşını alan kişi sayısı 22 bin. Bunların bir kısmı Kosova tarafından tanınmayan kuzeydeki yerel yönetimlerde ‘sözde’ görev yapıyor.</p>
<p>Kosova vatandaşlarının kendi kimlikleri ile Sırbistan’a girişine izin verilmesi, gümrüklerden araç girişinin zor da olsa başlaması Sırbistan’ın tercihini AB üyeliği yönünde kullanacağını gösteren işaretler. Ancak Kosova ile olumlu diyaloglar neticesinde alınacak muhtemel bir üyelik statüsü, önümüzdeki nisan ayında yapılacak genel seçimler öncesi hükümetin elini güçlendirebilir. Bu durum hükümetin Kosova konusundaki taviz sınırlarıyla yakından ilgili. Sırp halkı, seçimlerde Kosova konusundaki tavizleri cezalandıracak mı yoksa AB üyelik statüsü uğruna buna göz mü yumacak? Bunu zaman gösterecek.</p>
<p>Tüm bu tartışmaların ortasında Ko-sova’nın 10. yılında nerede olmak istediğini sorduğumuz Büyükelçi Kiqmari, “10 yıl sonra AGİT ve BM üyesi, uluslararası alanda eşit haklara sahip bir oyuncu olacağız. Avusturya Dışişleri Bakanı Michael Spindelegger, Balkan ülkelerinin entegrasyonun tamamlanması için 2020 tarihinden bahsetti. Biz bu tarihe kadar AB’ye üye olacağız. Türkiye’nin de aralarında olduğu AB, ABD gibi çok iyi dostlarımız var.” cevabını veriyor.</p>
<p>Avrupalı ve demokrat Kosova sloganı, ilk günkü coşkusunda olmasa da her şeye rağmen Kosovalı Arnavutların hedefi olarak yaşamaya devam ediyor. Kesin olan konu ise çok zor elde ettikleri bağımsız Kosova’yı yaşatma ideallerini ekonomik sebeplerle terk etmeye hiç niyetli değiller.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Ulrike Lunaçek:  “AB içinde ikinci Kıbrıs olmayacak”</h3>
<p><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/kosova3.jpg" alt="" width="150" height="248" />2009 yılının Eylül ayından bu yana Avrupa Parlamentosu Kosova Raportörü olarak görev yapan Avusturyalı siyasetçi Ulrike Lunaçek, Kosova için hazırladığı raporu bitirdikten birkaç gün sonra süreci Aksiyon’a değerlendirdi. Kosova’daki kadın siyasetçilerin ülke yönetimindeki rolüne büyük değer veren Lunaçek, Sırbistan-Kosova sınır sorunu konusunda net bir mesaj veriyor: ‘‘AB’de ikinci bir Kıbrıs olmayacak’’</p>
<p>-Bağımsızlığının ilanından bu yana geçen dört yılda Kosova’daki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?</p>
<p>2009 yılında ilk kez gittiğimde ülkede yeni bağımsız olmanın beraberinde getirdiği bir hava vardı. Birçok genç ve iyi yetişmiş Kosovalı Avrupa’dan ve ABD’den ülkelerine dönmüş ve yeni devletleri için bir şeyler yapmak istiyordu. Bu coşkuyu artık eskisi kadar güçlü görmediğimi söylemeliyim. Bu durum 2010 yılı sonundan beri böyle. Bunun sebepleri bir yandan Kosova’daki politik ortam, diğer taraftan uluslararası toplumun çoğunluğu tarafından yeteri kadar tanınmanın olmaması. AB içerisinde beş ülkenin (Yunanistan, Romanya, Güney Kıbrıs, Slovakya, İspanya) Kosova’yı tanımıyor olması, birliğin bir aktör olarak Kosova’da yer almasının önündeki dezavantaj. Ancak İspanya ve Slovakya’da tanıma yönünde gelişmeler olacağından umutluyum. Tanınmama meselesinin yanında, ekonomik sorunlar, siyasal durgunluk, yolsuzluk ve organize suçlar konusunda yeteri kadar adım atılamaması halkta büyük bir şaşkınlık oluşturduğu gibi ülkenin AB’ye giden yolunda da önemli engeller olarak duruyor.</p>
<p>-Başbakan Haşim Taçi Viyana’daki basın toplantısında demokratik ve Avrupalı Kosova vurgusu yaptı.</p>
<p>Seçim sürecinde yaşananlar doğru şeyler değildi. Seçmen listeleri düzenlenmeli. Savaş sonrası doğru listeler oluşturabilmenin zor olduğunu kabul ediyorum. Ancak savaş bitti ve işler yoluna girmeli. Artık hatalar düzeltilmeli.</p>
<p>-Başbakanın bu eleştirilere cevabı ne peki?</p>
<p>Bize elinden gelenin en iyisini yapacağına dair söz verdi. Ancak Kosova’yı diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda gördüğüm en olumlu nokta kadınlar için siyasette bir kontenjan ayrılmış olması.</p>
<p>-Hükümetin yeterli mali bütçesi var mı?</p>
<p>Hiçbir hükümet yeterli bütçeye sahip değil günümüzde. Önemli olan paranın hangi önceliklere göre kullanılacağıdır. Başbakan Taçi’yi, seçilmesi durumunda yapacağına söz verdiği maaş artışından dolayı açıkça eleştirdim. Kosova hâlâ IMF’nin kredilerine bağlı ve önümüzdeki dönemde yeni bir anlaşma yapılacak.</p>
<p>-Kosova halkının beklentileri neler?</p>
<p>Kosova eski Yugoslavya içerisindeki en genç nüfusa sahip ülke. Gençler çok dilli ve iyi donanımlılar. Bu genç bir devlet için önemli bir avantaj. Öte yandan gençlerin ülkenin yeteri kadar ilerleyememesinden dolayı yaşadıkları hayal kırıklığının sebepleri arasında AB ile vize serbestliği anlaşmasının yapılmamasının olduğunu da biliyorum. Ancak unutulmamalı ki, Kosova henüz dört yaşında bir ülke. Ayrıca diğer eski Yugoslavya ülkeleri gibi oturmuş devlet kurumlarına da sahip değildi.</p>
<p>-AB’nin Sırbistan’a net mesajı nedir?</p>
<p>Sırbistan ve Kosova arasındaki samimi ve yapıcı diyalog iki ülkenin AB’ye yaklaşım sürecinin devamı için şart koşulmuştur. Eğer Sırbistan bölgesel konularda işbirliğine gitmez, Kosova’nın bölgesel forumlara katılımını engellemeye devam ederse iki ülkenin de AB yönünde adım atmaları zorlaşır. Öte yandan Kosova’nın kuzeyindeki Sırplar, Ahtisaari planını kabul etmiş ve uygulamış olsalardı geniş bir otonomi hakkına sahip olacaklardı. Bölge insanı Sırbistan tarafından açık ve şeffaf bir şekilde tabii ki desteklenebilir. Ancak şu anda olduğu gibi şeffaf olmayan paralel yapılar üzerinden bu yapılırsa doğru olmaz. Sırbistan bir konuda emin olmalı ki AB çatışmadan değil, birlikte çalışmadan yana. Bu Kosova ve Sırbistan için de geçerli. AB içerisinde ikinci Kıbrıs olmayacaktır. Yani, sınırları net olmayan hiçbir ülke AB tarafından kabul edilmeyecektir. Kıbrıs konusunda Annan Planı’nın uygulanamamış olmasından duyduğum üzüntüyü tekrar ifade etmek isterim.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.aksiyon.com.tr/aksiyon/2012/02/13/kosova2.jpg" alt="" width="614" height="307" /></p>
<h3>Kosova’daki Türkiye: Prizren</h3>
<p>Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan Kosova, Sultan 1. Murad (Hüdavendigar) Türbesi, Prizren’deki tarihî camileri, millî şairimiz Mehmet Akif’in babasının köyü Şuşisa, Türkiye’deki birçok önemli simanın atalarının geldiği coğrafya olması hasebiyle çok tanıdık bir coğrafya. Misafirlerine gösterdikleri aşırı ilgi, uzun saatler süren bol ikramlı düğünleri ve sosyal dayanışmasıyla meşhur Kosovalılar Türkiye’yi her zaman kardeş gördü. Kosova’da en çok tanınan Türk kim derseniz karşınıza ne siyaset dünyasından Başbakan Tayyip Erdoğan ne de ünlü şarkıcılar çıkar. Kosova’nın en meşhur Türk’ü Kenan İmirzalıoğlu. “Acı Hayat“ dizisindeki Mehmet Kosovalı rolüyle Kosovalıların kalbinde taht kuran İmirzalıoğlu, ülkede en çok ilgi gören isim.</p>
<p>Kosovalı Türkler özellikle Prizren şehrinde faal. Siyasette ve günlük hayatta Türklerin varlığı açıkça görülüyor. Kosova Demokratik Türk Partisi ve Kosova Türk Birliği Türk azınlık adına siyaset arenasında boy gösteriyor. Yerel kaynaklar, Kosova genelinde 30-80 bin arasında Türk’ün yaşadığından bahsediyor. Ülkenin yaklaşık 2 milyonu bulan nüfusunun yüzde 92’sini ise Arnavutlar oluşturuyor. Türkçe Prizren, Mamuşa, Gilan, Mitroviça, Priştine, Vıçıtırın bölgelerinde resmî dil olarak kullanılmakta. Eğitim alanındaki çalışmaları ile Türkiye ve Kosova arasında barış köprüleri kuran Mehmet Akif Kolejleri ise kalitesi ile ülkedeki her kesimin büyük takdirini kazanmış ve iki ülkenin ortak değeri olmuş durumda. Toplam dört okul ile üç farklı şehirde hizmet veren Türk okulları oldukça popüler. Kosova şartlarında oldukça önemli bir katkı sağlayan okullara bir çok üst düzey devlet yetkilisinin çocukları da devam ediyor. Prizren’de Türkçe konuşarak anlaşmak oldukça kolay, neredeyse tüm esnaf Türkçe biliyor. “Türkçe konuşmak şehirli olmanın bir göstergesi” diyor Prizrenliler. Bunun yanı sıra Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) ve Yunus Emre Kültür Merkezi de Kosova’da faaliyet gösteriyor.  Kosova’nın güney bölgesinde Prizren’de konuşlu bulunan ‘Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanlığı Kosova Türk Birliği yeni yapılanmasıyla birlikte, Kosova Güvenlik Gücü’ne (FSK) askerî alanda da eğitim sağlayacak. 12 yıldır Kosova’da görev yapan Türk askeri, güvenliği sağlamanın dışında gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlerle Kosova halkı tarafından çok seviliyor.</p>
<h3>Maden yatakları iştah kabartıyor</h3>
<p>Kosova ve Sırbistan gündeminden düşmeyen bir diğer konu da madenler. Değerinin trilyon dolarları bulduğu, hatta kendisi yalanlasa da ünlü yatırımcı George Soros’un bile bu madenlere talip olduğu sıkça medyada yazılıp çizildi. Ülkede kurşun, çinko, gümüş, nikel, mangan ve bor madenlerinin olduğu biliniyor. ABD’nin Kosova’nın Ferizaj kentinde yaptığı Bondsteel Cam askerî üssünün uranyum madenlerinin üzerine kurulduğu, Almanya’nın Mitroviça’nın Trepça bölgesindeki altın ve gümüşle ilgilendiği gibi iddialar sıkça dile getirilen ancak bir türlü spekülasyondan öteye geçemeyen konular olarak gündemde yer alıyor. Ancak Trepça’daki madenler dünyanın en büyük üçüncü eritme bölgesine sahip madeni olup, önemli rezervlere sahip. Sırbistan’ın Kosova’nın kuzey bölgesi üzerindeki haklardan vazgeçmek istememesinin önemli nedenlerinden birinin de bu madenlerin varlığı olduğu sıkça dile getiriliyor. Sabri Kiqmari’ye göre de ülkenin zenginliği ve gurur kaynağı Trepça’daki maden ocakları Sırpların bölgeden vazgeçmemesindeki tek sebep. <strong>AKSİYON</strong></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/bagimsiz-4-yilin-ardindan-kosova/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uludere Faciası Ahlâksızca İstismara Çalışılıyor</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/uludere-faciasi-ahlaksizca-istismara-calisiliyor/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/uludere-faciasi-ahlaksizca-istismara-calisiliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 07:12:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Gündem</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=828</guid>
		<description><![CDATA[Uludere’de çoğu çocuk 35 vatandaşımızın ölümüne yol açan facianın PKK tarafından tahrik ve propaganda amacıyla kullanılmasının şaşırtıcı bir yanı yok. Vicdan sahibi herkesin elem duyduğu, yüreğinin kanadığı bu olayı ilk saatlerden itibaren politik ve ideolojik bir kampanya için fırsat saymak tek kelimeyle ahlâksızlıktır. Keşke bu olay olmasaydı; hudut bölgesindeki insanları birkaç liralık kazanım uğruna bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/uludere.jpeg"><img class="alignleft size-medium wp-image-829" title="uludere" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/uludere-300x168.jpg" alt="" width="300" height="168" /></a>Uludere’de çoğu çocuk 35 vatandaşımızın ölümüne yol açan facianın PKK tarafından tahrik ve propaganda amacıyla kullanılmasının şaşırtıcı bir yanı yok. Vicdan sahibi herkesin elem duyduğu, yüreğinin kanadığı bu olayı ilk saatlerden itibaren politik ve ideolojik bir kampanya için fırsat saymak tek kelimeyle ahlâksızlıktır. Keşke bu olay olmasaydı; hudut bölgesindeki insanları birkaç liralık kazanım uğruna bu yollara düşüren ekonomik şartları ıslah edecek önlemler şimdiye kadar alınabilseydi. Türkiye yüz milyonlarca dolarını terörü önlemek amacıyla kullanmak zorunda bırakılmasaydı da, bu imkanlarını bölgenin ekonomik kalkınması için harcayabilseydi. Meselenin bu tarafı ayrı bir konu olayın güncelliği açısından şu anda üzerinde durulması, düşünülmesi gereken yanı, ırkçı-ayrılıkçı terör örgütüyle yandaşlarının, sempatizanlarının provokatif tutumlarıdır.</p>
<p align="justify">PKK muhipleri terör örgütüyle tam bir uyum ve dayanışma halinde kara propaganda kampanyası yürütüyorlar. Olayın nasıl meydana geldiğine ilişkin olarak ilgili kurumların sürdürdükleri inceleme ve araştırmalarının ilk sonuçlarını bile almaya gerek görmeden gazetelerine devlet vatandaşını bombaladı manşetini atıyorlar. Ardından bu saçma iddianın asılsızlığı ilgili makamlarca anlatılmaya çalışılınca <strong>“iyi de senin devletin halkını bombaladı” </strong>başlığıyla bu hezeyanı tekrarlıyorlar.</p>
<p align="justify">Meclis’te konu üzerinde yapılan görüşmelerde İmralı ve Kandil’in temsilciliğini yapanların etnik-ırkçı saplantılarının nasıl bir akıl tutulması oluşturduğu, robotlaştığı fikri sabit haline getirdiği görüldü. Devletin 90 yıldır Kürt halkına katliamlar yaptığı iddiası yalan ve iftirayı meşrep haline getiren bu tiplerin Meclis zabıtlarına kaydettirdikleri belgelerdir. Kürsüyle de yetinmeyerek Beyoğlu caddelerinde düzenli şekilde sahneye koydukları <strong>“barış anneleri” </strong>tiyatrosunu Meclis’e taşıdılar. Getirdikleri kadınlardan birine barışın yolunun APO olduğu ve onun serbest bırakılmasını istediklerini söyleterek mesaj vermek istediler.</p>
<p align="justify">Bütün toplumun yüreğini yakan bu acı yaşanırken, terör örgütünün görevli organları tarafından bölge halkını ajite etmek maksadıyla kullanılması, buna paralel olarak  zihniyet ve ideolojileri gereği, devlet karşıtlığını kategorik bir ilke halinde içselleştirmiş olan bazı gazetecilerin insani değerleri referans göstererek yazıp söyledikleri olayı aydınlatmaya değil, tam tersine kördüğüme dönüştürüp her türlü yorumu yapabilecekleri bir karmaşaya sürükleme girişimidir.</p>
<p align="justify">Samimi olmadıkları, bağrışmalarının asıl sebebinin meselenin aydınlatılmasını istemek değil,  dezenformasyon olduğu açıkça görülüyor. Çünkü son aylarda yürütülen operasyonlarda ağır darbe aldılar, canları yandı. Etkisiz hale getirilen  100’den fazla teröristin arasında 20’ye yakın bölge sorumlusu elebaşılarının bulunduğu ortaya çıktı. Kışı geçirmek üzere hazırladıkları mağaraların, barınakların, buralara yerleştirdikleri malzemelerle birlikte kullanılamaz hale getirilmesi, bütün feryat ve figanlarına rağmen tutuklanan onlarca KCK’lı nedeniyle şehirlerdeki yapılanmalarının işlemez hale gelmesi büyük darbe aldıklarını gösteriyor. Zor bir dönemden geçen ve uygulanan tecrit nedeniyle aylardır Öcalan’dan talimat alamayan terör örgütü, Uludere’de yaşanan talihsiz faciaya bir cankurtaran simidi gibi yapışmak istiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 35 vatandaşımızı bombalayıp öldürmekle herhangi bir çıkarı olabilir mi? En ufak bir emaresi bile olmadan bu olaya katliam damgasını basmanın hukukî ve ahlâkî bir gerekçesi yoktur. Bazı siyasetçilerin ve yazarların bir şairin ‘33 kurşun’ mısralarını bu olaya yakıştırmaları ise densizce bir özenti görüntüsü veriyor.</p>
<p align="justify">Genelkurmay bir hata yapıldığını kabul etti; vakit geçirmeden bununla ilgili soruşturma açılması için gereken talimatlar verildi. Göreve geldiği andan itibaren büyük bir azim ve ciddiyetle işini hakkıyla yapmaya çalışan, iyi bir asker ve komutan olduğunu herkese kabul ettiren Org. Necdet Özel, Başbakan ile dört saatten fazla görüşüyor. Eldeki bilgi ve görüntüleri anlatarak olayı aydınlatmak üzere samimiyetle çalışıyor. Buna rağmen asılsız komplo iddialarıyla askeri suçlu ve kasıtlı göstermek vicdansızlık değil midir? Kim ne yaparsa yapsın ırkçı-ayrılıkçı öfkeyle gözleri kararan, devleti peşinen suçlu ve cani, teröristleri haklarını elde etmek için çalışan mağdurlar olarak gören, eylemlerini meşru sayan kesimlerin tavırlarını değiştirmeleri mümkün değildir. 03 Ocak 2008’de Diyarbakır’da bir dershanenin önünde patlatılan bombayla 8 çocuğumuz vahşice katledilmişti. Her fırsatta insaniyet dersi vermeye kalkışan PKK muhibbi kalemlerden dördüncü yıl dönümünde bu feci olayı hatırlayıp satır yazan olmadı. Bu katliamın yapıldığı tarihte de olayı geçiştirmeye çalışmışlardı. Ama şimdi Uludere’deki facianın aydınlatılmasını beklemeye gerek görmeden PKK’yı meşru ve haklı bir hareket olarak göstermek üzere fetvayı basıyorlar:<strong> “Nedir istediğiniz? Ne istediğiniz aslında açıkça görülüyor, siz efendi olmak, Kürtleri de köle yapmak istiyorsunuz. Kürtler köle olmayacak, asla gerçekleştiremeyeceksiniz bunu…. Bu yaşananlara bakıp ta Kürtlerin dağlara çıkmasını anlamayan biri haysiyetten, gururdan, onurdan nasibini almamış biridir. Kürtlerin dağlara çıkmasını anlamayan biri kendisine böyle davranıldığından sesini çıkarmayacak, sinecek, korkacak, onursuzluğa razı olacak biridir. Kürtlere saygı göstermeyecekseniz ayrılın. Ayrılmak istemiyorsanız Kürtlere saygı gösterin.” </strong>(Ahmet Altan, 3 Ocak 2012 Taraf)<br />
Durum ortadadır. PKK’nın silah bırakması sağlanmadığı, bölge halkı üzerinde korkuya dayalı olarak kurduğu baskı ortadan kaldırılmadığı sürece, atılacak adımlar sonuçsuz kalacaktır. Üstelik terör örgütü bunları kendisi sayesinde kazanılmış imkânlar olarak sunup durumunu pekiştirmeye, psikolojik ortamı kontrolünde tutmaya çalışacaktır. Kararlı ve bilinçli hareket ettiği zaman sonuçların ne olduğunu Ağustos ayından bu yana herkes görüyor. Bunu PKK ve sempatizanları da görüp ağlaşıyorlar. Türkiye 30 yıldır bir kabus gibi üzerine çöken, hamle yapma kabiliyetini bloke eden bu etnik fitne belasını defetmeye mecburdur. Bunu başarmak suretiyle bu yüzyıldaki konumumuzu belirleyeceğiz, Dünya milletleri arasında hakkımız olan yeri alacağız.</p>
<p align="justify"><strong>Nuri GÜRGÜR</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/uludere-faciasi-ahlaksizca-istismara-calisiliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asılsız Ermeni Soykırım İddiaları ve Eksikliklerimiz</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/asilsiz-ermeni-soykirim-iddialari-ve-eksikliklerimiz/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/asilsiz-ermeni-soykirim-iddialari-ve-eksikliklerimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 07:09:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Gündem</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=825</guid>
		<description><![CDATA[Önce, 1970&#8242;li yılların başından 1980&#8242;li yılların ilk yarısına kadar devam eden ve onlarca diplomatımızın hayatına mâl olan suikastler sonucunda gündemimize yerleşen, sonrasında da, giderek artan sayıda ülkenin &#8220;asılsız soykırım iddiaları&#8221;na meşruiyet sağlamaya yönelik girişimleriyle devam eden &#8220;ermeni meselesi&#8221;nin, son zamanlarda Türkiye&#8217;nin başına önemli gaileler açabilecek bir konuma getirildiğini görüyoruz. Ne var ki, Türkiye&#8217;nin, sözkonusu meselenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/ermeni_fransiz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-826" title="ermeni_fransiz" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/ermeni_fransiz-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></a>Önce, 1970&#8242;li yılların başından 1980&#8242;li yılların ilk yarısına kadar devam eden ve onlarca diplomatımızın hayatına mâl olan suikastler sonucunda gündemimize yerleşen, sonrasında da, giderek artan sayıda ülkenin &#8220;asılsız soykırım iddiaları&#8221;na meşruiyet sağlamaya yönelik girişimleriyle devam eden &#8220;ermeni meselesi&#8221;nin, son zamanlarda Türkiye&#8217;nin başına önemli gaileler açabilecek bir konuma getirildiğini görüyoruz. Ne var ki, Türkiye&#8217;nin, sözkonusu meselenin tevlit ettiği riskleri azaltacak ve hatta makûl bir zaman sonra tesirsiz hâle getirebilecek millî politikalar oluşturma ve uygulama konusunda zaaf içinde olduğu, bu zaafiyetin gün geçtikçe daha da vahim bir hâl aldığı, müşahade edilmektedir. Konu henüz sıcaklığını muhafaza etmekte iken, önem arzettiğini düşündüğümüz bâzı konulara dikkat çekmek istiyoruz.</p>
<p align="justify"><strong>Asılsız Soykırım İddialarının Kaynağı İç Politika Hesapları Değildir</strong></p>
<p align="justify">Ülkemizde, küçümsenemeyecek bir kesim, ABD ve Fransa gibi ülkelerde, seçim dönemlerinde, bir takım siyasetçilerin &#8220;Ermeni seçmenlerden oy alabilmek için asılsız soykırım iddialarını seçim malzemesi yaptığını, sorunun buradan kaynaklandığını&#8221; düşünmektedir. Toplumun hemen her kesiminde hadiseyi böyle yorumlayan, dolayısıyla da &#8220;meselenin iç yüzü Batı kamuoyuna anlatılabildiği takdirde, bu meşum girişimlerin sona ereceğini ya da etkisini yitireceğini&#8221; düşünen insanlarımızın sayısı hayli fazladır.</p>
<p align="justify">Kendi derdi ile meşgûl, bilgi birikimi bu tür karmaşık meseleleri yorumlayabilmesi için yetersiz, üstelik de hemen her an envai çeşit iletişim aracı ve yöntemi ile zihni karıştırılan sâde vatandaşların bu şekilde düşünmeleri anlaşılabilir, fakat siyasi-akademik-bürokratik elit içinde de böyle düşünen insan sayısının kabarıklığı, Türkiye için büyük bir zaafiyet kaynağıdır.</p>
<p align="justify">Bu durum, Türkiye&#8217;nin bekasını tehdit etmektedir.</p>
<p align="justify">Zira, &#8220;karar alıcı&#8221; ve &#8220;uygulayıcı&#8221; konumundaki seçkinlerin önemli bir kısmının &#8220;stratejik düşünme&#8221; yeteneğinden mahrum olduklarını gösteren böylesine basit ve iptidâî bir düşünce tarzına sahip olmaları, millî meselelerde uzun vadeli ve istikrarlı politikaların tespit edilmesini ve kararlı bir şekilde uygulanmasını güçleştirmektedir.</p>
<p align="justify">Hattızatında, ABD&#8217;nin, Fransa&#8217;nın ve konuya müdâhil olan diğer ülkelerin &#8220;asılsız soykırım iddiaları&#8221; konusundaki politikalarının / uygulamalarının tanzim ve tatbik edilmesinde, bahsekonu ülkelerdeki Ermeni cemaatlerinin tesiri, yalnızca &#8220;figüranlık&#8221; mertebesindedir.</p>
<p align="justify">Hâdisenin aslı şudur; târih yeni bir makas değişiminin eşiğindedir. Batı, yaklaşık beş asır önce ele geçirmeye başladığı, sanayi inkılâbı ile de ─hemen her alanda─ pekiştirdiği üstünlüğünü yitirmek üzeredir. 2008 yılında başgösteren ve hâlén atlatılamayan &#8220;küresel mâlî kriz&#8221; bunun en büyük kanıtlarından birisidir. Sermaye, bilim-teknoloji, nitelikli emek, kaliteli teşebbüs gücü ve tabiî kaynaklar gibi üretim faktörlerini uzun zamandır uhdesinde bulunduran ve bu unsurların sağladığı karşı konulamaz gücü sayesinde yaklaşık beş asırdır dünyanın bütün zenginliklerini sömürmekte olan Batı, artık tökezlemeye başlamıştır. Güneş, yeniden, Doğu&#8217;dan doğmaya başlamıştır. Bunun önüne geçilemediği takdirde, Batı&#8217;nın küresel hakimiyeti, dramatik bir biçimde sona erecektir. Batı, bu mukadder sonucun önüne geçmeye çalışmaktadır. Dünyanın stratejik açıdan önem arzeden bölgelerini, önemli suyollarını ve geçitlerini (Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Aden Körfezi, Hürmüz, Cebel-i Târık ve Bering Boğazları gibi), petrol ve bor gibi önemli madenler ile enerji ve gıda kaynaklarını ele geçirebilirse / elinde tutabilirse, küresel hâkimiyetini ─gerekirse, yakın geçmişte olduğu gibi─ kan ve ateşle sürdürebileceği inancındadır. Türkiye, jeo-politik konumu, dünyanın kalpgâhı olarak tanımlanan merkezî Asya ile târihi-coğrafî-kültürel-demografik bağları, su-gıda-enerji­madenler-genç nüfus gibi konularda sahip olduğu zengin kaynaklar ile târihî birikimi vb. sebeplerden ötürü, <strong>NAMLUNUN UCUNA KONULAN ÜLKELERDEN </strong>birisidir. Geçmişte, &#8220;zor&#8221; kullanmak suretiyle Türkler üzerinde kesin bir zafer elde edemeyeceklerini acı tecrübelerle öğrendiklerinden, bu defa &#8220;yumuşak güç&#8221; adını verdikleri yöntemleri uygulamaya çalışmaktadırlar. Türkiye&#8217;yi köşeye sıkıştırmak, taviz vermeye zorlamak, enerjisini ve zamanını boşa harcamasını sağlamak gibi amaçlarla sürekli gündemde tutulan ve ─deyim yerindeyse─ &#8220;iki ileri, bir geri&#8221; adım atmak suretiyle hukûkî bir veçhe kazandırılmaya ve kamuoyuna mâl edilmeye çalışılan &#8220;asılsız soykırım iddiaları&#8221; konusu da, işte bu &#8220;yumuşak güç politikası&#8221;nın unsurlarından yalnızca birisidir.</p>
<p align="justify">Tâlihsizlik şudur ki, akıl tutulması yaşayan Türkiye, resmin tamamını okumakta zorlanmaktadır.</p>
<div align="justify">&gt;</div>
<p align="justify"><strong>Türkiye mütemadiyen &#8220;tepkisel&#8221; davranmakta, uzun vadeli politikalar oluştur(a)mamaktadır</strong></p>
<p align="justify">Fransa Meclisi&#8217;nin aldığı karar sonrasında cereyan hadiseler bir kere daha gözler önüne sermiştir ki, asılsız ermeni soykırım iddiaları konusunda Türkiye mütemadiyen &#8220;tepkisel&#8221; davranmakta, uzun vadeli politikalar oluşturul(a)mamaktadır. Bu durum, birbirine bağlı başka yanlışları ve menfi neticeleri de beraberinde getirmektedir.</p>
<p align="justify">Meselâ, konu gündeme geldiğinde, hemen, Fransa&#8217;nın Cezayir&#8217;de ve diğer sömürgelerinde geçmişte yaptığı soykırımlar gündeme getiriliyor. Bunlar yanlış mı? Kesinlikle doğru. Fakat, illâki gündeme gelmesi için, mutlaka Fransızların Bizim aleyhimize bir şeyler mi yapmaları lâzım? Bunları sürekli olarak niçin gündemde tutmuyoruz? Yalnız Fransızların değil, bütün Batı&#8217;nın, târih boyunca gerçekleştirdiği büyük insanlık kıyımlarını niçin çocuklarımıza­gençlerimize öğretmiyoruz, bunları hatırlatacak anıt eserleri-müzeleri yapmakta hâlâ niye ayak sürüyoruz? Yoksa, insanımızın zihninin bulanmasından, &#8220;medeniyetin şahikası&#8221; olarak takdim ettiğimiz Batı&#8217;nın gerçek yüzü ortaya çıkarsa, insanımızın Batı&#8217;dan soğumasından mı korkuyoruz? Ya da, insanımız Batı&#8217;nın gerçek yüzünü öğrendiğinde, bir takım plânların bozulmasından endişe edenler mi var?</p>
<p align="justify">Kaldı ki, Fransa&#8217;nın ve diğer Batı&#8217;lı ülkelerin gerçekleştirdikleri soykırımların &#8220;yalnızca soykırım yapmakla suçlandığımız zamanlarda&#8221; gündeme getirilmesi, bir nevi üstü kapalı bir şekilde ileri sürülen iddiaların kabûl edilmesi ve &#8220;sen benim yaptıklarımı gündeme getirme, ben de seninkini&#8230;&#8221; anlamına gelmiyor mu?</p>
<p align="justify">Kaş yapayım derken göz çıkarmak, diye buna denir&#8230;</p>
<p align="justify">Oysa ki, Biz Türkler, bütün târihimiz boyunca, insanlığın sulh, sükûn, adâlet ve refahını sağlamak için savaştık. Bu konuda kendimize bile ayrıcalık tanımadık. Yaradanın Bize bahşettiği &#8220;cihana hükmetme gücü&#8221;nü (yâni, kut) muhafaza edebilmek için, O&#8217;nun koyduğu kurallara öncelikle kendimizin uyması gerektiği inancından hiç kopmadık. Bu asil düşünce sebebiyledir ki, dünyada her milletin tarihinde utanacağı dönemler olmasına mukabil, târihimiz yüzümüzü ağartacak-göğsümüzü iftiharla kabartacak uygulamalarla dopdoludur. Hâl böyle iken, sürekli ve sistematik bir şekilde, mazlumun (yâni, asil Türk Milletinin) &#8220;kâtil&#8221;, mütecavizlerin ve azmettiricilerinin ise &#8220;masum/mazlum/medenî&#8221; olarak takdim edilmesi, târihî gerçeklerin &#8220;haçlı taassubu&#8221; vb sebeplerle çarpıtılmasından ibaret intikamcı-ilkel bir politikadan ibaret addolunamaz. Bu iftiralar, milletimize olduğu kadar, insanlığa karşı da işlenmiş ağır bir suçtur ve cezasız kalmaması gerekir. Ancak, saman alevi gibi zaman zaman</p>
<p align="justify">parlayan öfke kabarmalarından ibaret süreksiz-etkisiz tepkiselci politikalarla bunun başarılabilmesi mümkün değildir.</p>
<p align="justify">Dolayısıyla, hakikatlerin ortaya konulması için, sözkonusu iddia ve iftiralarla ilgili somut teşebbüslerin gündeme gelmesini beklememek gerekir. Aksine, hemen her konuda olması gerektiği gibi, milletimize karşı girişilen meşum teşebbüsleri bertaraf edebilmek için de, uzun vadeli politikalar geliştirmek ve kararlı bir şekilde uygulamak lâzımdır.</p>
<p align="justify"><strong>Târihimizi, kültür ve medeniyetimizi yeni nesillere yeterince aktaramıyoruz</strong></p>
<p align="justify">Millet olarak, en büyük eksikliklerimizden birisi, târihimizin, bütün unsurlarıyla kültür ve medeniyetimizin, ─bırakalım başkalarını─ kendi insanımıza doğru-dürüst öğretilememesidir. Türk Eğitim Sistemi&#8217;nin mahiyeti ve kalitesinde yaşanan sorunlar yüzünden, insanımızda bir &#8220;târih şuuru&#8221; oluş(a)mamaktadır. Sözel/geleneksel kültür aktarım mekanizmalarının ─çok çeşitli saiklerin tesiriyle─ giderek etkinliğini yitirmesi, bu konuda yaşanan &#8220;boş&#8221;luğun zaman geçtikçe daha da şiddetlenmesine yol açmaktadır. Oysa ki, dil, din ve târih şuuru, millî kimliğin oluşmasını sağlayan en esaslı saiklerdir. Bunlarda zaafiyet olunca, millî kimlik/millî şuur geliş(e)miyor. Bizi millet yapan, insanlarımızı bir araya getiren, kaynaştıran bağlar zayıflıyor. Keza, içerde-dışarda milletimize karşı yapılanların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu algılamakta, insanlarımız zorlanıyor. Her fırsatta milletimize hakaret etmeyi vazife edinmiş olan bilmem kaçıncı sınıf yazar-çizer bozuntularının bu kadar aşikâre ve cesurâne bir şekilde milletimizi tahkir edecek beyan ve eylemlerde bulunabilmeleri, bunun en güzel kanıtıdır. Bunlar, &#8220;esaslı&#8221; bir tepki ile karşılaşmayacaklarından emin oldukları için, alacakları mükâfat(lar) karşılığında her türlü rezilliği yapmakta hiç bir beis görmüyorlar. Bu durum, dışarıdaki muhataplarımızı da cüretlendiriyor: &#8220;Türkler, önce biraz bağırır-çağırır, sonra nasıl olsa unuturlar. Şiddetli-sürekli-sonuç alıcı müşterek bir tepki göster(e)mezler.&#8221; diye düşünüyorlar. &#8220;İçerdekiler&#8221; ve &#8220;dışardakiler&#8221;, esaslı bir tepki göreceklerini ve büyük zarar göreceklerini bilseler, meselâ Fransa, bu son yediği haltın sonucunda maddî-manevi telâfisi güç zarar-ziyana uğrayacağına kani olsa, böylesine şımarık-sorumsuz davranabilir mi?</p>
<p align="justify">Düşünün, son hadisede, yetmiş küsur milyon Türk, Fransa&#8217;ya ve işbirlikçilerine karşı yek vücut olabilse; konunun gündeme geldiği anda, insanlarımız ─meselâ─ Fransız menşeili/markalı tek bir kuruşluk ürün bile satın almamaya başlasa, sonuç böyle mi olur?</p>
<p align="justify">Muhataplarımız, maalesef, Bizi çözmüş durumdadırlar ve hükûmetin alacağı iktisâdî-siyâsi kararların yeterli caydırıcılığı olmayacağını düşündüklerini bile alenen açıklayabilmektedirler. Zira, söylediğimiz gibi, gösterilen tepkilerin kısa süreli, etkisiz ve mevzii olacağını düşünmektedirler.</p>
<p align="justify">Önemine binâen. tekrar etmek gerekirse, muhataplarımızın ve yardakçılarının bu kadar cüretlenmesini sağlayan asıl sebep, millî kimliğin, dolayısıyla da millî şuurun inşâsını sağlayan dil, din, târih, kültür ve medeniyet aktarımının/öğretiminin/eğitiminin ülkemizde uzun zamandan buyana aksıyor olmasıdır. Hatta son zamanlarda uygulanan eğitim-kültür politikaları sonucunda, insanımızın &#8220;dönüştürülme&#8221; süreci daha da hız kazanmış durumdadır. Millî kimliğin / millî şuurun zayıfla(tıl)ması sebebiyle de, millî politikaların oluşturulmasında ve uygulanmasında büyük sorunlar yaşanmaktadır. Bu mesele çözüme kavuşturulamadığı takdirde, değil asılsız ermeni iddialarının tesirsiz kılınması, Türkiye&#8217;nin varlığını devam ettirebilmesi bile ─Allah muhafaza─şüphelidir.</p>
<p align="justify">Son hadiseden sonra yurt sathında geniş bir tepki dalgasının yükselmiş olması, bu konuda iyimser olabilmemiz için yeterli değildir. Mühim olan sürekliliğin sağlanabilmesi ve bir &#8220;şuurlanma&#8221;nın meydana getirilebilmesidir. Bugün ayağa kalkan kamuoyunun, kısa bir zaman önce yaşanan Dersim tartışmaları sırasında &#8220;sus-pus&#8221; olması, burada ifâde etmeye çalıştığımız &#8220;millî şuur&#8221; noktasından oldukça uzak olduğumuzun göstergesidir.</p>
<p align="justify">Sonuç itibariyle, mâlûm konu da dâhil olmak üzere, hemen her konudaki meselelerimize esaslı çözümler bulunabilmesi için, eğitim-kültür politikalarımızın gözden geçirilmesi ve köklü iyileştirmeler yapılması en öncelikli hedefimiz olmalıdır.</p>
<p align="justify"><strong>Son söz; </strong>bu şerden bir hayır doğmasını ümit ve temenni ediyoruz.</p>
<p align="justify"><strong>Mustafa TEZEL</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/asilsiz-ermeni-soykirim-iddialari-ve-eksikliklerimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osman Yüksel Serdengeçti’nin aziz hatırasına…</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/osman-yuksel-serdengectinin-aziz-hatirasina/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/osman-yuksel-serdengectinin-aziz-hatirasina/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 07:06:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
	<dc:subject>Tarih</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=822</guid>
		<description><![CDATA[Vefatının 28. Yıldönümünde Türk-İslam davasının büyük mücadele adamı Osman Yüksel Serdengeçti’nin aziz hatırasına… “Hiçbir şeyden  pervamız yok Bize Serden Geçti derler Kimimiz yay kimimiz ok Bize Serden  Geçti derler Ulu  Tanrı rehberimiz Yurda feda her birimiz Delik deşik her yerimiz Bize Serden Geçti derler Alçaklara çatarız biz Zulme kafa tutarız biz Zindanlarda yatarız biz Bize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/serdengeçti.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-823" title="serdengeçti" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/serdengeçti.jpg" alt="" width="272" height="204" /></a>Vefatının 28. Yıldönümünde Türk-İslam davasının büyük mücadele adamı Osman Yüksel Serdengeçti’nin aziz hatırasına…</strong></p>
<p align="center">“Hiçbir şeyden  pervamız yok<br />
Bize Serden Geçti derler<br />
Kimimiz yay kimimiz ok<br />
Bize Serden  Geçti derler</p>
<p align="center">Ulu  Tanrı rehberimiz<br />
Yurda feda her birimiz<br />
Delik deşik her yerimiz<br />
Bize Serden Geçti derler</p>
<p align="center">Alçaklara çatarız biz<br />
Zulme kafa tutarız biz<br />
Zindanlarda yatarız biz<br />
Bize Serden Geçti derler”</p>
<p align="justify">Yukarıda bir şiirini naklettiğim bu büyük dava adamını ilk defa Kahramanmaraş Lisesi öğrencisiyken1968 yılı Nisan ayında Kahramanmaraş’ta bir kapalı salonda dönemin CKMP lideri Alparslan Türkeş’in yanında görmüştüm. Konuşmasına şöyle başlamıştı; <strong>“Ben kravatsız milletimin kravatsız Milletvekili Osman Yüksel Serdengeçti” </strong>O gür ses, kulaklarımda hala çınlar.</p>
<p align="justify"><strong>Osman</strong> <strong>Yüksel Serdengeçti;</strong> Allah,  Vatan, Millet yolunda büyük mücadeleler verip nice çilelere  göğüs germiş bir vatan evladıdır.</p>
<p align="justify">Serdengeçti özellikle 1930’lu yıllarda Millî Şef döneminde cumhuriyeti kuran millî irade olan Türk milliyetçiliği fikrine savaş açan, milletin inanç ve değerlerini baskı altına alan ve böylece devlet – millet çatışmasına sebep olan tek parti döneminin zihniyetine <strong>“Millî Şefi”</strong>  ne baş kaldırarak inananların sesi ve sözcüsü olmuştur.</p>
<p align="justify">Kalemini hak yolunda kılıç gibi kullanmış bu sebeple de Anadolu’da efsanevi bir kahraman gibi tanınmıştır.</p>
<p align="justify">Yaşadığı müddetçe millî ve yerli olmayan bütün davranışların, bütün akımların karşısında olan Serdengeçti; sömürgeciliğe, kültür emperyalizmine, aydın ihanetine (!), her türlü baskı ve dikta heveslilerine, zorbalığa, yolsuzluğa, hırsızlığa, taklitçiliğe başkaldıran bir yürekli dava adamıdır.</p>
<p align="justify">Tek parti döneminin Müslümanlar üzerinde uygulanmış olduğu her türlü baskı ve zulümlere karşı rahmetli Hüseyin Nihal Atsız, Necip Fazıl gibi dönemin önde gelen şahsiyetleriyle mücadele eden,  yılmaz bir dava adamıydı.<br />
Resmi ideolojinin  Devlet terörü noktasına varan baskıcı uygulamalarına karşı, inananların sesi ve sözcüsü olmuştur.</p>
<p align="justify">Millî islami değerlere bağlı kadrolar onun mücadele azmini ve vermiş olduğu örnek mücadeleyi her zaman başlarına taç yapmış Serdengeçti’yi örnek almışlardır.</p>
<p align="justify"><strong>“Volkan gibi lav atmış ne susmuş ne ölmüşüm. Ben bu iman yolunda çılgınlara dönmüşüm” </strong>diye haykırarak, hücrelerden hücrelere, zindanlardan zindanlara atılmış hapishanelere sürülmüş kendini yakıp başkalarını aydınlatan meşale misali ömrünü Türk İslam düşmanlarının zehirli oklarına hedef teşkil ederek geçirmiştir.</p>
<p align="justify">Serdengeçti, Millî Şef diktatörlüğüne, CHP zulmüne karşı ayaklanan milliyetçi gençliğin 3 Mayıs 1944 yılındaki ünlü başkaldırısında da ön safta mücadele edenlerdendi.</p>
<p align="justify">3 Mayıs 1944 Irkçılık ve Turancılık  davasında Nihal Atsız, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş gibi tutuklanıp Millî Şef’in tabutluklarından, işkencelerinden nasibini almıştır.</p>
<p align="justify">Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümü son sınıf öğrencisiyken gençliği kışkırttığı iddiası ile tutuklandı. Askerî mahkemede suçsuz bulunmasına rağmen atıldığı fakülteye yeniden alınmadı.</p>
<p align="justify">Türk İslam düşmanlarının üzerine tam bir Serdengeçti cesaret ve kararlılığıyla gitti. Söylenmesi lazım gelen her sözü, Türk İslam düşmanlarının yüzlerine korkusuzca söylüyor, savcılık mahkeme ve iktidarlar ne düşünürse düşünsünler, hakkında ne karar verirse versinler o bildiğinden asla şaşmıyordu.</p>
<p align="justify">Muhtelif zamanlarda yazdığı yazılardan dolayı hakkında 150’den fazla dava açıldı. 52 kere mahkûmiyet verildi, toplam dört buçuk sene hapishanelerde çile doldurdu.</p>
<p align="justify">Genç yaşta kendini mukaddes bir mücadelenin ateş hattında buldu ve hayatının sonuna kadar fikir hayatında cepheden cepheye koştu.</p>
<p align="justify">Çıkardığı derginin üst kısmında <strong>“Serdengeçti”   </strong>hemen altında <strong>“Allah’a, millete, vatana koşanların dergisi” </strong>yazılıydı.</p>
<p align="justify"><strong>“Kötü niyetliler, şer kuvvetler Allah’a millete, vatana koşanların yolları üzerinde dikilmiş bulunuyor. Onların yüzlerine huzurunuzda tükürüyorum” </strong>diye haykırıyordu.</p>
<p align="justify">Serdengeçti 23. sayısında da Kemalizm’i  sorguluyordu.<br />
Resmî  ideolojinin Kemalist uygulamalarına karşı, <strong>“Kemalizm’i din hâline getirmek isteyenler var” </strong>başlığıyla meselenin can damarına basıyor Devlet’in din politikasını eleştiriyordu.</p>
<p align="justify">Milletvekilliği döneminde hep <strong>“ben yalınayak kravatsız, çileli insanların vekiliyim”</strong> diyordu.</p>
<p align="justify">Kalemini yıllarca “<strong>Devlet” </strong>için <strong>“Millet” </strong>için, “<strong>Vatan” </strong>için  bir kılıç gibi kullanan  Serdengeçti’nin elleri kelepçeden bir türlü kurtulamıyor, Divan-ı Harblere veriliyor, çarmıhlara geriliyor, tabutluklarda bayıltılıncaya kadar dövülüyor, sövülüyor, işkenceler ediliyor sonra aylar sonra hadi beraat ettin diye salıveriliyordu.</p>
<p align="justify">Bakınız Merhum Ahmet Kabaklı ne diyor:<br />
“<strong>Osman Yükseller bu milletin ruh, iman gelenek köklerine bağlı taşkın zekâlı çocuklarıdır.</strong></p>
<p align="justify">Yolsuzluklara, kötülüklere, dinsizliklere, saçma sapan yeniliklere, her türlü bölücülük ve mezhepçiliğe, nursuzluk ve dönekliklere karşı içlerinde mukaddes  bir isyanla İstanbul’a, Ankara’ya büyük şehirlere çoğunlukla <strong>“taşra”</strong>dan, bir kasabadan veya köyden gelirler. Gönüllerinde memleketi ve dünyayı bir anda düzeltecek ateşler yanar.</p>
<p align="justify">Taklitçi çıkar kulüplerini iman ve fazilet ocaklarına döndürmek azmindedirler. İyi ve yüce zannettikleri her şeye bir anda hayran, maskaralık, gösteriş ve düzmece, bildikleri her şeye   bir anda amansız düşman olacak bir ruh hâliyle gelmişlerdir.</p>
<p align="justify">Oysa çok yerde fazileti gibi rezileti de sahte ve temelsiz nice muhitler onları beklemektedir.</p>
<p align="justify">Kendi inançlarının, ideallerinin mevki, siyaset veya para hırsı için harcandığını görmek onları can evinden vurur.</p>
<p align="justify">Öte yandan züppeliğin, sahte düzenin cahiliyet putperestliğinin, sömürge halkçılığının, güçlü ve zalim penceresinden, “<strong>ruh burkuntuları” </strong>geçirmektedirler.</p>
<p align="justify">Manevi her varlığımızı inkâr ile imanımızı tarihimizi aşağılatan <strong>“hakim zümrelerin”</strong>  bütün çarkları Osmanların derisine geçen testere dişleridir.<br />
Onlara telkinler el vermezse tuzaklar kurulur tuzağa düşünce arenaya atarak parçalatılırlar.</p>
<p align="justify">Taşradan kalp hulusu zekâ asaleti, fikir namusu, iyilik aşkıyla gelmiş, bir fakülteye yüksekokula güç bela yazılmış olan Osman Yükseller önce şaşkınlık, sonra yalnızlık ve tükenmişlik hissine düşerler</p>
<p align="justify">Kendi benlik ve cesaretlerinden başka, hiçbir sermayeleri, hiçbir destekleri ve hiçbir teminatları artık kalmamıştır.</p>
<p align="justify">O güne kadar ata ecdattan, muhitten, bir kaç iyi öğretmenden, hocadan, tarihin güzelliklerinden, Kur-an azametinden ve peygamber nurundan edindikleri ne varsa artık hepsi tehlikededir.</p>
<p align="justify">Osman Yükseller buna razı olamazlar. Kocaman kültür merkezlerinin sözde üniversiteleri<strong>“yüksek ilim muhitlerinde(!)” </strong> dudak bükülen hatta <strong>“geriliğin simgesi” </strong>diye yerilen bu değerler onlar için yaşamanın öz manasıdır. Vazgeçemezler.</p>
<p align="justify">Osman Yüksellere daha da ağır gelen bu kutsi inançların bu millî değerlerin bazı siyasetçi, ikbalci ve bezirgân ayaklara basamak ve onların kazançlarına, mezat malı gibi kullanılmasıdır.</p>
<p align="justify">Osman Yükseller, gönül kişizadeliğini, inanç şerefini muhafaza ettikleri için… Ve artık gerçekleri de görmeye başladıklarından, bu kirli muvazene değneğinin bir ucunda düşman gözüyle bakmakta, öbür ucunda tiksinmektedirler.  Kendi kendilerine: <strong>“gayret bana düşer”</strong>diyerek mücadele meydanına atılırlar.</p>
<p align="justify">Hazırlıksız bir saldırıştır bu. Hiç eğitim görmemiş veya ancak sağına soluna bakmayı öğrenip de sipere yatmayı dahi talim etmemiş  Mehmetçiğin Yiğit asaletleriyle gaza meydanına atılmasıdır.</p>
<p align="justify">Artık ya şehittirler işleri bitirilmiştir, ya gazidirler, yara almış, sakat bırakılmışlardır. Üstelik hiçbir taktik taşımayan atılış ve cesaretleri, daima başlarına kakılmış, onlara kusur olarak söylenmiştir.</p>
<p align="justify">Sömürge kültürü düzeninin dişlileri onlara zaten düşmandır. Sözde fazilet yakasının içine gömülerek uygun zaman kollayan beyler ise Osman Yükselleri acemi, taşkın ve atak bulmuşlardır. “<strong>oyun bozanlar, damdan düşenler” </strong>gözüyle bakmışlardır.”</p>
<p align="justify"><strong>“Yeryüzünde hiçbir büyük iş, yüreği yanmayan, çile çekmeyen insanlarca başarılmış değildir. Her ülkü, her büyük hareket, ancak ve yalnız büyük gönüllü insanların, gönülleri mukaddes ülkü ateşiyle yangın yerine dönmüşlerin, inandığı dava uğruna her çeşit tehlikeler, alçaklıklara, tuzaklara karşı inanılmaz bir cesaretle karşı koymuşların,ömrü boyunca asla zaaf alameti göstermemiş, çilekeş ve kudretini hakikatten, Hakk’a inanmışlardan alan “büyük adamların” liderliği, önderliğiyle başlatılmış ve başarılmıştır.”</strong></p>
<p align="justify">İşte Osman Yüksel Serdengeçti bu büyük mücadelenin kahramanlarından, ‘büyük yalnızlarından’ biridir.</p>
<p align="justify">Aziz okuyucu ve bilhassa sevgili gençler, sözüm sizedir;</p>
<p align="justify">Ülkücülüğü Türklüğün, İslam aleminin ve bütün insanlığın geleceğine dair bir medeniyet tasavvuru olarak düşünemiyorsanız, sevgi ve imanla yoğrulmuş,  huzurlarla örülmüş bir Türkiye ve dünya hayaliniz yoksa, dünyaya nizam vermeye çalışırken kendi iç dünyanızın dengelerini kuramamış huzura kavuşturamamışsanız  boşuna uğraşıyorsunuz demektir.</p>
<p align="justify">Türkiye ve dünya insanlığı bir ahlak buhranının pençesinde yok olmaya sürüklenirken, fikrinizin ahlakını yaşamıyorsanız, milliyetçiliği ülkücülüğü bir rozetten, içi boş sloganlardan ibaret görüyorsanız, milliyetçiliğin lafından çok tezahürleriyle meşgul olmuyorsanız boşuna uğraşıyorsunuz demektir.</p>
<p align="justify">Kısacası zaman kılıçların kuşanıldığı, silahların çekildiği zaman değildir;  zaman iman ve ahlakın rehber alınacağı, kalemin ve bilginin kullanılacağı  bir zamandır.</p>
<p align="justify">Paranız, bilginiz, teknolojiniz olmasına rağmen; görgünüz, irfanınız, yol haritanız yoksa bugün altında  yaşadığımız gök kubbeyi “ <strong>kendi gök kubbemiz” </strong>yapan dinamikleri bulamıyorsanız boşuna uğraşıyorsunuz demektir.</p>
<p align="justify">Bütün bu vasıflara ve üstün meziyetlere sahip bir inanç ve dava adamı olan Osman Yüksel Serdengeçti’yi rahmetle anarken sözü değerli şair ağabeyimiz Ali Akbaş’a bırakıyorum.</p>
<p align="justify"><strong>  Serden Geçti</strong><br />
<strong> </strong><br />
“… Mebus Osman, mahpus Osman<br />
Anlamadık efsus Osman<br />
Diline yazık sus Osman<br />
Bu cemiyet ardan geçti…”</p>
<p align="justify"><strong>Kaynakça:</strong><br />
Osman Yüksel Serdengeçti, Cilt 1, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları<br />
Turna Göçü, Şiirler, Ali Akbaş, Bengü Yayınları</p>
<p align="justify"><strong>Efendi Barutçu</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/osman-yuksel-serdengectinin-aziz-hatirasina/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dimağımda Türkistan</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/dimagimda-turkistan/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/dimagimda-turkistan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 07:03:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
	<dc:subject>Türk Dünyası</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=819</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Orhan Kavuncu, 2 Haziran 2011 tarihinde Güzel Türkistan isimli kitabını bana hediye ederken “Sayın Seda Artuç’a, gönlümdeki Türkistan’ı okusun ve bana yankılarını aktarsın için…” diye imzalamıştı. Kitabın arka kapağında, “… Türkistan’ı bana sevdiren bilgi ve olayları anlattığım bu kitabı okuyan herkesin de seveceğini varsaydım…” diyordu. Güzel Türkistan, yalnızca Orhan Hocamın gönlündeki Türkistan’ı anlatmıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/gok_bayrak.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-820" title="gok_bayrak" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/01/gok_bayrak-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" /></a>Prof. Dr. Orhan Kavuncu, 2 Haziran 2011 tarihinde Güzel Türkistan isimli kitabını bana hediye ederken “Sayın Seda Artuç’a, gönlümdeki Türkistan’ı okusun ve bana yankılarını aktarsın için…” diye imzalamıştı. Kitabın arka kapağında, “… Türkistan’ı bana sevdiren bilgi ve olayları anlattığım bu kitabı okuyan herkesin de seveceğini varsaydım…” diyordu.</p>
<p>Güzel Türkistan, yalnızca Orhan Hocamın gönlündeki Türkistan’ı anlatmıyor. Gönül gözü Türkistan coğrafyasına açık her insanın tahayyülündeki ata yurdunu anlatıyor. Zaman zaman gözleri doluyor insanın, bazen dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluşuyor. Hatta bazen kendine kızıyor insan, bunca zaman gerektiği gibi sahiplenilemeyen ama zamana rağmen yaşamayı başaran bir kültürü; bizim kültürümüzü yeterince tanıyamadığı için. Ama Orhan Hoca, kitapta öyle akıcı bir üslup kullanıyor ve yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını öyle samimi aktarıyor ki Türkistan’ı gezmiş gibi oluyorsunuz. Ona yoldaşlık etmiş hissine kapılıyorsunuz.</p>
<p>Mesela kitapta geçen ve burada bahsederken dahi tebessüm ettiren Gence şehrinde yaşanan bir olay şöyle aktarılıyor: <em>“Ağabey, güler misin ağlar mısın? Bir tane Kur’an kalmıştı. Onu da eli yüzü temiz görünen bir adama verdim. O kadar sevindi ki ısrarla yakın olan evine çağırdı, gidemezdim. Onun üzerine evinin en kıymetli eşyasını alıp bana getirmek üzere gidip geleceğini söyledi ve beklememi tembih etti. Beş dakika sonra geldiğinde bana bir şişe konyak getirmişti.”<a href="http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&amp;pa=showpage&amp;pid=821#_ftn1">[1]</a></em></p>
<p>Yine, Güzel Türkistan’ın on birinci yazısı olan “Karahan ile Ayşe Bibi”nin hikâyesi yürek burkan ama âdeta yaşanarak anlatılan ve içerisinden dersler çıkarılması gereken bir aktarım. Kitabın çoğu kısımlarında Türkistan kültürünün ilgi çekici özellikleriyle karşılaşmak da mümkündür. Örnek olarak sayıların kullanımıyla ilgili bir hatırayı aktarabiliriz: Türkistan’da “seksen” sayısının yerine “heçtet” diyorlarmış. “<em>Sek Farsça köpek demekmiş, dolayısıyla ‘seksen’ deyince ‘köpeksin’ demiş gibi oluyormuş, onun için bütün diğer sayılar Türkçe ama seksen ‘heçtet’ imiş.”<a href="http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&amp;pa=showpage&amp;pid=821#_ftn2">[2]</a></em></p>
<p>Kitabın, dikkatimi belki de en fazla yoğunlaştırdığım kısmı, Orhan Hocamın Türkistan Gezisinde Bazı Tespitler başlığı altında yaptığı değerlendirmelerdi. Söz konusu tespitlerinden biri kimlik meselesiyle ilgili: “Türk” kelimesinin bir “Türkiyeli “anlamında algılanışından bir de “Türkçe konuşan halklar” anlamında algılanışından bahsediyor.  Ve Türkiyeli Türk’ün kim olduğunu açıklarken “<em>Türk, Türkiye’de yaşayan etnik gruplardan birinin değil, fakat bunların topluca ismidir.”<a href="http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&amp;pa=showpage&amp;pid=821#_ftn3">[3]</a> </em>diyor. Yazının devamında ise Orta Asya’daki cumhuriyetler için “Türkistan Cumhuriyetleri” tabirinin en doğrusu olacağını vurguluyor. Türkî Cumhuriyetler demenin yanlış olmasa bile Arapça bir tamlama şekli olduğuna dikkat çekiyor. Böylece çok doğru bir tespitte bulunmuş oluyor. Biz de bir Türkolog nazarıyla buradan yola çıkarak yine farkında olmadan yapılan bir yanlışa dikkat çekmeyi yerinde buluyoruz.</p>
<p>Türkçe, bir ana dildir. Yani, kendisinden başka lehçeler türetilen bir dildir. Dolayısıyla birer galat olarak Azerice, Türkmence, Özbekçe, Uygurca, Kazakça, Kırgızca gibi kullanımlar yanlıştır. Çünkü saydığımız bu lehçeler ana dilimiz Türkçeden doğmuştur; ayrı birer dil değil Türkçenin lehçeleridir.  Dolayısıyla en doğru kullanımları Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Uygur Türkçesi, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesidir. Hatta Osmanlıca diye hususi bir dil olmadığını söz konusu kullanımın doğrusunun da Osmanlı Türkçesi ya da Eski Türkçe olduğunu belirtmeliyiz.</p>
<p>Hülasa etmek gerekirse Prof. Dr. Orhan Kavuncu’nun, Sovyetler Birliğinin dağıldığı ve bölgede değişimin en etkili şekilde yaşandığı 1990-1995 yılları arasında, Türkistan Cumhuriyetlerine, Azerbaycan’a ve Türk Dünyasının başka yerlerine yaptığı gezileri ve söz konusu gezilerin yansıttıklarını anlattığı Güzel Türkistan adlı kitabı, okuyucunun damağında buruk bir Türk coğrafyası tadı bırakıyor. Aynı zamanda Sovyetler döneminde ve sonrasında soydaşlarımızın müşkül hâllerini de bütün çıplaklığıyla yansıtan eser, okuyucu üzerinde bir farkındalık yaratmakla aslında biraz olsun soydaşlarımıza vefa borcumuzu ödemeye yol açmış da oluyor. Belki bu eser vesilesiyle Türk muharriri; Türkistan’da, Doğu Türkistan’da, Kerkük’te ve dünyanın muhtelif yerlerinde vatansız bırakılmaya çalışılan soydaşlarımızın hâlihazırdaki vaziyetini dile getirmeye çaba sarf eder.<br />
Ben, Orhan Hocamın kendi deyimiyle, gönlündeki Türkistan’ı okudum. Böylece, kendi gönlümde de bir Türkistan olduğunu idrak ettim. Ve yankılarını böyle aktarabildim…</p>
<p align="justify"><strong>Seda ARTUÇ</strong></p>
<div>
<div id="ftn1">
[1]<a id="_ftn1" title="" name="_ftn1"></a> Kavuncu, o. (2009). Güzel Türkistan. İstanbul: Doğu Kütüphanesi, s.78.</div>
<div id="ftn2">
<p>[2]<a id="_ftn2" title="" name="_ftn2"></a> A.g.e. s.77.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p>[3]<a id="_ftn3" title="" name="_ftn3"></a> A.g.e. s.95.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/dimagimda-turkistan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

