<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeni Hafta</title>
	<atom:link href="http://www.yenihafta.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yenihafta.org</link>
	<description>Gündeme farklı bakış</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 May 2012 09:41:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=</generator>
		<item>
		<title>Darbe komisyonunun darbeli vekili</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/darbe-komisyonunun-darbeli-vekili/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/darbe-komisyonunun-darbeli-vekili/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 05:23:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Analiz</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=899</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet tarihinde ilk kez kurulan Darbeler ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu çalışmalarına başladı. Komisyon üyelerinden AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, darbeyi yaşayan canlı tanıklardan sadece biri. ‘Zaman zaman cezaevlerine gazete gelmiyor. Gazetelerin gelmeyişi iyiye alamet değil. Zira haberlerden tecrit edilmemiz kötü bir haberin varlığına işaret ediyor. Habersizlik bile bir haber; ama kötünün haberi. Ölüm sırasının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="newsSpot"><span><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/selcukozdag.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-900" title="selcukozdag" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/selcukozdag-300x154.jpg" alt="" width="300" height="154" /></a>Cumhuriyet tarihinde ilk kez kurulan Darbeler ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu çalışmalarına başladı. Komisyon üyelerinden AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, darbeyi yaşayan canlı tanıklardan sadece biri.</span></div>
<div id="newsText">
<p>‘Zaman zaman cezaevlerine gazete gelmiyor. Gazetelerin gelmeyişi iyiye alamet değil. Zira haberlerden tecrit edilmemiz kötü bir haberin varlığına işaret ediyor. Habersizlik bile bir haber; ama kötünün haberi. Ölüm sırasının hangi arkadaşıma geldiğini düşündürüyor. Onun yerine ben acı çekiyorum. Gazetelerin kesildiği her gün yaptığım ilk iş yüzlerdeki ifadeyi bir sanatçı hassasiyetiyle tecessüs etmek. İşte yine o günlerden birini yaşıyoruz. İçimiz buz gibi. Gazeteler iki gündür gelmiyor, kapıya asker çağırıyorum fakat beyhude… Herkes sözleşmiş gibi bildiklerini gizlemeye çalışıyor. İki gün boyunca öğrenebildiğimiz tek şey içimizden birinin idam edileceği. Ama hangimiz? Meçhul ihbar herkesi düşünmeye zorluyor. Bitişik koğuş derin bir teessürle bağırıyor: ‘İdamlar, işkenceler yıldıramaz bizleri’. Anladım ki bir kişi alınıp götürülecek. Önceden bize intikal eden bilgileri yokluyorum. Bu olsa olsa İlyas olmalı diye düşünüyorum. Nitekim tahminimizin doğruluğu sonradan anlaşılıyor. Evet, bir insan daha çaresiz son yolculuğuna çıkmak üzereydi. Bağırtılar, sloganlar bir çaresizliğin terennümünden başka neydi ki? İşte şimdi yine huzursuzum, giden hasımdan çok bir insan! Geçmişte karşılıklı vuruşmamıza rağmen bizim insanımız. Cezaevi bir anda bir uğultuya boğuluyor, soruyorum kendime, ‘Ölüm bu uğultu mu?’ Daha fazla dayanamıyorum ve başlıyorum ağlamaya. Ağlıyorum, İlyas’a değil insanlığa. İlyas’ı bizden çalıp götüren insanlığa.’</p>
<p>Bu satırlar, 1986 yılında, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde kaleme alındı. O dönemin mahkûmlarından ülkücü Selçuk Özdağ’dı satırların sahibi. Daha düne kadar sokaklarda çatıştığı; ama 2,5 metrekarelik alanda tanıdığı solcu İlyas Aktaş için yakmıştı bu ağıdı. O yüzden ‘Giden bir hasımdan çok insandı’ demişti İlyas için.</p>
<p>İlyas ve niceleri asıldı o günlerde. Geriye kalanlar ise darbenin izlerini taşıdı bugüne kadar. Kimse hesap sormadı, soramadı. 12 Eylül referandumuyla bir kapı aralanmıştı; ancak millet iradesinin tecelli ettiği Meclis, darbelerle şimdiye kadar yüz yüze gelmemişti.</p>
<p>Şimdi, Meclis ilk kez tarihî bir adım atarak bu yüzleşmeyi gerçekleştirme niyetinde. AK Parti’nin fikir önderliği, diğer partilerin işbirliğiyle bir adım atıldı darbeleri önlemek için. Darbeler ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu kuruldu. Amacı geçmişin hesabını sormak değilse de bir yüzleşmeye kapı aralamaktı. Tabii darbeye teşebbüsün önüne geçmekti nihayetinde. İlk toplantısını geçen hafta yapan komisyonun en önemli isimlerinden biri AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ’dı.</p>
<p>1986 yılında İlyas’a ağıt yakan ülkücü genç Özdağ, bugün o komisyonda. Ulucanlar Cezaevi’ndeki ajandası elinde. O gün, o ajandaya tuttuğu notlar, bugünün komisyonuna ışık tutacak nitelikte. Özdağ, şimdi hem milletvekili hem de darbenin canlı şahidi sıfatıyla o masada oturuyor. Nice İlyas’ı bizden çalıp götüren sisteme ve zihniyete hesap soruyor. “Hâlâ ağlanacak binlerce İlyas’ımız var.” diyen Özdağ, idamla yargılandığı o dönemi ve komisyon çalışmalarını anlattı.</p>
<p><strong>Ciğer zarım kalbime yapıştı</strong></p>
<p>Siyasi hayatı 1975’te başladı Özdağ’ın. Manisa’da üniversite öğrencisiyken aynı zamanda ülkü ocaklarında gençlik liderliği yapıyordu. 22 yaşında, çiçeği burnunda nişanlıydı. 12 Eylül 1980 darbesiyle tutuklananlar arasında yer aldı. MHP’li Ülkücü Kuruluşlar davasından idamla yargılanacaktı. Manisa, Buca, Şirinyer ve Ankara Kapalı Cezaevi’nde 6,5 yıl kaldı. Uğradığı işkenceler sonucunda akciğerlerinden darbe aldığı için tüberküloza yakalandı. Elleri ve ayakları kelepçeli revirde tedavi gördü. Ciğer zarının kalbine yapışması sonucu kan kusuyordu revirde. Diğer odadan ise daktilo sesleri duyuluyordu. O günlerde revirin yan odasında kalan kişi eski başbakanlardan Bülent Ecevit’ten başkası değildi. Yabancı basına izinsiz demeç verdiği için Ulucanlar’a getirilmişti Ecevit. Vaktinin çoğunu yazarak geçiriyordu. Her zaman takım elbiseli, her daim tıraşlıydı.</p>
<p>Rahşan Ecevit sık sık ziyarete geliyordu cezaevine. Bir gardiyan bunu haber verirken ‘Büleeent! Rahşan geldiii!’ diye bağırıyordu. Ecevit ise suratı asık bir vaziyette odasından çıkarken, diğer koğuşlar onun bu hâlini izliyordu. Gardiyanın her defasında sergilediği bu hitap tarzı Özdağ’ın dikkatinden kaçmamıştı. Sonunda, aynı zamanda sağ görüşlü olan gardiyana hata yaptığını, başbakanlık yapmış birine hiç olmazsa Bülent Bey diye hitap etmesi gerektiğini söyledi. ‘Arkadaşlarınızın katili o’ savunmasına da itibar etmedi. Bu diyalog, çok geçmeden hem de sol görüşlü başgardiyan tarafından Ecevit’e iletilecekti. Ecevit ilk fırsatta o genç ile tanışacaktı: “Bir gün 70 metrekarelik koridorda yürüyordu. Beni gördü, ‘Birlikte yürüyebilir miyiz?’ dedi. ‘Olur, başbakanım’ karşılığını verdim. ‘Ama sen ülkücüsün bana Sayın Başbakanım diyorsun.’ Neden böyle davrandığımı sordu. ‘Aile terbiyem ve devlet geleneğim Türkiye’ye başbakanlık yapmış birine böyle hitap etmemi gerektiriyor.’ Tahliye olurken de, kafasını uzatarak, ‘Allah’a ısmarladık’ diyerek veda etti.”</p>
<p><strong>Avukatı Bülent Arınç’tı</strong></p>
<p>6,5 yıllık cezaevi sürecinde Selçuk Özdağ’ın avukatlığını Bülent Arınç yapar. O dönem Manisa Milli Selamet Partisi İl Başkanlığı yapan Arınç, Özdağ’ın avukatlığını ücretsiz yapmak istediğini söyler. Özdağ ise ‘Siz Erbakan ve arkadaşlarını savunur, beni unutursunuz. Ben de bir sabah kendimi darağacında ya da kör kuyularda bulurum’ deyince Arınç ‘10 saat çalışacağım. Beş saatini Erbakan ve arkadaşları için, beş saatini de senin için’ der. Dediğini yapar Arınç, Özdağ’ı darağacından kurtarır. Özdağ cezaevinden çıktıktan sonra uzun süre işsiz kalır. Üniversiteyi bitirir ancak 10 yıla yakın iş bulamaz. Kamu haklarından men edildiği için kamuda çalışamaz. Yasağın kalkmasıyla öğretmenliğe başlar, öğretim görevliliğine kadar yükselir. Ancak bu kez karşısına 28 Şubat darbesi çıkar. Muğla Üniversitesi’nden üç kez kovulur. 12 Eylül darbesinde onu darağacından kurtaran Arınç’la bu kez 28 Şubat darbesinde yolu kesişir: “Üniversiteden atıldığımda Basın Yayın Enformasyon İzmir Bölge Müdürlüğü’ne geçmeme vesile oldu. 12 Eylül referandumunda bağımsız ülkücüler kampanyasını yürüttüm. Arınç’ın tavsiyesiyle milletvekili oldum.”</p>
<h3>Bir daha tank sesiyle uyanmamak için&#8230;</h3>
<p>Komisyonun başkanlığını Nimet Baş üstleniyor. AK Parti’den on, CHP’den dört, MHP’den iki ve BDP’den bir kişinin bulunduğu on yedi kişilik komisyon, 1960’tan bu yana yapılan tüm darbe ve muhtıraları masaya yatıracak. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri, 12 Mart Muhtırası, 28 Şubat ve 27 Nisan bildirisini araştıracak olan komisyonun, her müdahale için bir alt komisyon oluşturması bekleniyor. Komisyon bütün darbe mağdurlarına kapı açacak. Geçmişte darbe yapıp pişman olanlar, elinde bilgi ve belge bulunanlar komisyona başvurabilecek. Komisyonun yapacağı bir diğer görev darbecilerin mal varlıklarını araştırmak olacak. ‘Darbecilerin ekonomik durumları neydi, darbe sonrasında ne oldu?’ sorusunun cevabı aranacak. Selçuk Özdağ şimdiye kadar darbenin görünen kısımlarının gündeme geldiğini, komisyonun çalışmalarıyla arka planının gün yüzüne çıkacağını düşünüyor. Gerekirse Genelkurmay  ve MİT raporlarının isteneceğine hatta kozmik odaya bile girileceğine dikkat çekiyor: “Amacımız tarihin karanlıklarının üzerini kalın çizgilerle çizmek ve bir daha darbenin gündeme gelmesine engel olmaktır. Bu komisyon bir daha tank sesiyle uyanmamak için çalışacak.”</p>
<p>AKSİYON / NURSEL DİLEK MANAVBAŞI</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/darbe-komisyonunun-darbeli-vekili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk demokrasisinin durumu: Karamsar bir yaklaşım</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/turk-demokrasisinin-durumu-karamsar-bir-yaklasim/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/turk-demokrasisinin-durumu-karamsar-bir-yaklasim/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 05:19:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
	<dc:subject>Siyaset</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=896</guid>
		<description><![CDATA[Bazılarının ileri sürdüğü gibi, demokrasi sadece seçme ve seçilme eylemlerini kapsamıyor. Bununla birlikte, vatandaşların siyasete ve siyasi hayata aktif olarak katılımlarının önünde hiçbir engelin bulunmamasını; bütün vatandaşların, eşit olarak, insan haklarının korunmasını ve bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanan hukuk ve hukukun üstünlüğünün varlığını da gerektiriyor ki, bunlar demokrasinin olmazsa olmaz ilkeleri. Demokrasinin ilkelerinin Türkiye&#8217;de nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/demokrasi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-897" title="demokrasi" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/demokrasi-243x300.gif" alt="" width="243" height="300" /></a>Bazılarının ileri sürdüğü gibi, demokrasi sadece seçme ve seçilme eylemlerini kapsamıyor.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Bununla birlikte, vatandaşların siyasete ve siyasi hayata aktif olarak katılımlarının önünde hiçbir engelin bulunmamasını; bütün vatandaşların, eşit olarak, insan haklarının korunmasını ve bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanan hukuk ve hukukun üstünlüğünün varlığını da gerektiriyor ki, bunlar demokrasinin olmazsa olmaz ilkeleri. Demokrasinin ilkelerinin Türkiye&#8217;de nasıl uygulandığına baktığımızda, sanırız aşağıda ele alacağımız eksiklikleri bizimle birlikte birçok kimsenin de görmekte olduğunda hemfikir olacağız. Türkiye&#8217;de vatandaşlarını siyasete ve siyasi hayata aktif olarak katılımların, yasal olarak engellenmese de, fiili olarak her vatandaşın söz konusu alana katılımında ciddi sayılacak engellerin sürdürüldüğünü görmekteyiz: Siyasal parti liderleri, kendileri istemedikçe değiştirilemiyor ve liderlerin görüşlerine aykırı, varsa bile, doğrular ifade edilemiyor. Ya da lidere göre, adı aynı kalsa da, bir siyasal parti görünümü arz ettiğinden, söz konusu siyasal partiye, siyasal, ideoloji ve düşünce olarak bağlı olanlar uzaklaşıyorlar. Adeta siyasal partiler, liderlerin partisi oluyor. Liderlerin partiden ayrılmasıyla da bu partilerin siyasal yaşamları bitiyor.</p>
<p>Liderler siyasal partilerden ne güçlü ne de büyük olmalı, buna karşılık siyasal partiler kendi liderini, istedikleri zaman içinden çıkaracak güçte olmalıdırlar. Gerekirse, İngiltere&#8217;de olduğu gibi, siyasal parti seçim kazanmış ve başbakanlık koltuğunda oturan lidere, &#8216;parti artık senin liderliğini taşıyamıyor ve sen artık parti liderliğinden ayrılmalısın&#8217; diyebilmeli, o da gereğini hiç vakit kaybetmeden yerine getirmelidir. Parası olanların değil, siyasal yaşama dair düşüncesi ve arzusu olanların siyasal partilerde bulunabilmesine imkân tanınmalıdır. Kimin ilçe ve il başkanı, kimin belediye başkanı, kimin milletvekili olacağına yerel parti mensupları karar vermelidir. Yerelin verdiği karar hiçbir şekilde merkez ya da siyasal parti lideri tarafından değiştirilememelidir. Seçilenler de kendilerini seçenlerden başka kimseye hesap vermek durumunda görmemeli, seçilmek için gerekli propaganda parası da ancak onu seçmek için öne süren seçmenler tarafından karşılanmalıdır. Bu kişiler Meclis&#8217;e geldiklerinde de sadece seçmenlerinin temsilcisi olduklarını unutmamalı, onların arzu ve istekleri dışında, mensup oldukları parti istese de, herhangi bir kararı onamamalıdır.</p>
<p>İnsan hakları açısından olaya yaklaşıldığında ise Türkiye&#8217;de bütün vatandaşların insan haklarının korunduğu ya da koruma altında olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Zira devlet neyin hak ya da hak olmadığına karar verdiği gibi, neyi koruyup neyi korumayacağına da karar veriyor. Okullarda ne tür kıyafet giyilemeyeceğinden devlet dairelerinde görev alacakların tabi olacakları uygulamalara varana kadar ciddi insan hakları ihlalleri içeriyor. Kimse bundan rahatsız olmuyor! Zira devlet ancak bu kadarına müsaade ediyor. Bütün insanların hukuk önünde eşit olması ve herkese aynı hukukun uygulanması ise son günlerde yaşanan siyasal ve adli vakalar, &#8216;üstünlerin&#8217; hukukunun geçerli olduğunu, buna karşılık &#8216;hukukun üstünlüğü&#8217;nün ise sözde olduğunu göstermekte. Özellikle &#8216;vesayetten&#8217; bahseden yazarların üzerinde durdukları konu &#8216;hukukun&#8217; üstün olmadığı noktasında yoğunlaşmaktadır.</p>
<p>Demokraside temsil bir gereklilikten doğmaktadır. Temsilciler hiçbir durumda ve şartta, temsil edilenlerinin bütün hak ve yetkilerini kullanma konumuna yükseltilmemişlerdir. Böyle bir uygulama olmadığı gibi, demokrasinin doğup gelişip ileri derecede uygulandığı yerlerde bu tür bir durumla karşılaşılmaz. Zira farklı bir açıdan bakılınca, bu durum aslında bir &#8216;yetki gasbı&#8217;nı ifade eder. Buna karşılık, demokratik temsil yetkisi verilen vekiller, her durum ve şartta temsil ettiklerinin temsilcileri olarak, sürekli olarak onlarla irtibatlarını sürdürerek temsil yetkisi çerçevesinde görevlerini yerine getirirler. Bu durum, özellikle Parlamento&#8217;da vatandaşları temsil eden vekillerin yasa yapma sürecinde nasıl davranacakları konusunda kendini gösterir. Türkiye açısından duruma bakıldığında, siyasal parti ve lider partisi olgusundan dolayı, yürütme yasamayı &#8216;kuşatmış&#8217; gibidir ve yasama organının mensupları olan vekiller temsil yetkisi aldıkları seçmenlerinin öneri ve tavsiyeleri doğrultusunda değil, mensubu oldukları siyasal partilerin ya da liderlerin görüş ve önerilerine uygun olarak yasa yapma sürecine katılmaktadırlar. İleri demokrasilerde, iktidar partileri, parlamentoda çoğunluk sayısı ne olursa olsun, gerek liderlerinin gerekse parti yönetimlerinin parlamentolara gönderdikleri ve yasalaşmasını istedikleri yasal düzenlemelerin parlamentodan geçip geçmeyeceğinden emin olamazlar. Hatta başta İngiltere olmak üzere birçok ileri demokrasinin uygulandığı yerlerde iktidar partilerinin ve liderlerinin (başbakanların) yasal taleplerinin bir kısmı tasarı aşamasından öteye gidememiştir ki, bunların sayısı oldukça fazladır. Zira buralarda vekillerin vekilliğine siyasal partinin merkezi yönetimi ya da lideri karar verme konumunda değillerdir. Seçmenler kimi vekil yapacaklarına karar vermişler ve siyasal partilerin yerel teşkilatları da seçim esnasında seçmenlerle birlikte kendilerini temsil edecek, düşünce ve eylem olarak da siyasal partinin ilkelerine bağlı birini parlamentoya göndermişlerdir. Bir sonraki seçimde tekrar parlamentoya gidip gitmeyeceğine ne mensubu olduğu siyasal parti, ne de lideri karar verecek, sadece yerel seçmenler, yani temsil ettikleri kitle karar verecektir. Onların görüşleri hem siyasal partinin hem de liderinin görüş ve düşüncesinden daha önemlidir.</p>
<p>Bu durumda, gerek siyasal konularda yazı yazan yazarlar ve akademisyenler gerekse, &#8216;Batı standartlarında&#8217; demokrasi ve anayasa (yeni anayasa) beklentisi için olanlar, aslında ciddi bir yanılgı içindedirler. Zira Türkiye, ne Batı ölçülerinde (anlayışında) bir siyasal sisteme sahiptir ne siyasal partiler ne de siyasal parti liderlerine&#8230; Bu durumda ileri seviyede demokrasi olmayacağı gibi, Batı standartlarında da anayasa olamayacaktır. Zira talep yok. Talep, Marksist bakış açısıyla ifade edersek, &#8216;üst yapıdan&#8217; değil, &#8216;alt yapıdan&#8217; gelmek zorundadır. Fakat Türkiye&#8217;de alt yapı olarak görülen &#8216;halkın&#8217; vatandaşın siyasal alanda ya da siyasetten bir talebi mevcut değildir. Çünkü Türk vatandaşları siyasal olarak siyasete yabancılaştırılmıştır. Bunun doğal neticesi olarak da, son on yıldır iktidara gelebilecek yeni bir siyasal lider ya da partinin Türkiye şartlarında çıkamayışını müşahede etmekteyiz.</p>
<p>Son zamanlarda hemen hemen bütün Batı demokrasileri siyasal yabancılaşmanın önüne geçmek için, vatandaşın daha fazla siyasete müdahil olması için programlar ve aktiviteler yapmaktadırlar. Türkiye&#8217;de, &#8216;siyasal elitin&#8217; temsil yetkilerinin dışında kalan yetki gasplarından vazgeçmelerinin yanı sıra &#8216;bürokratik vesayetin&#8217; sona ermesi gerekmektedir ki, Batılı bir demokrasi Türkiye&#8217;ye de gelebilsin.</p>
<p>Bekir Çınar &#8211; Yrd. Doç. Dr., Arnavutluk, Epoka Üniversitesi</p>
<p>ZAMAN</p>
<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/05/19/tablo2.jpg" alt="" border="0" /></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/turk-demokrasisinin-durumu-karamsar-bir-yaklasim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>VE ASTEĞMEN PAŞAYA EMRETTİ!</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/ve-astegmen-pasaya-emretti/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/ve-astegmen-pasaya-emretti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 10:27:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Gündem</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=880</guid>
		<description><![CDATA[Asteğmen Aydın Özdalga’dan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e &#8220;açık mektup&#8221; şeklinde talimat! VE ASTEĞMEN PAŞAYA EMRETTİ! Asteğmen Aydın Özdalga’dan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e &#8220;açık mektup&#8221; şeklinde talimat!Sevgili Paşam,Lafı fazla uzatmayacağım. Türkiye’nin güneydoğu bölgesi bugün itibari ile, düşmanların saldırısı altındadır. Bu iş Ankara’nın göbeğinde karargah binasında oturarak olmaz. Unutmayın, Atatürk Kurtuluş Savaşını Ankara’da oturarak değil, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="fbPhotoPageCaption"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/ASTGM.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-881" title="ASTGM" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/ASTGM-300x206.jpg" alt="" width="300" height="206" /></a>Asteğmen Aydın Özdalga’dan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e &#8220;açık mektup&#8221; şeklinde talimat!<br />
VE ASTEĞMEN PAŞAYA EMRETTİ! Asteğmen Aydın Özdalga’dan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e &#8220;açık mektup&#8221; şeklinde talimat!Sevgili Paşam,Lafı fazla uzatmayacağım.</p>
<p>Türkiye’nin güneydoğu bölgesi bugün itibari ile, düşmanların saldırısı altındadır. Bu iş Ankara’nın göbeğinde karargah binasında oturarak olmaz.<span id="more-880"></span></p>
<p>Unutmayın, Atatürk Kurtuluş Savaşını Ankara’da oturarak değil, Kocatepe’de ordusunun başında durarak kazandı:</p>
<p>Sarışın bir kurda benziyordu.<br />
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.<br />
Yürüdü uçurumun başına kadar,eğildi, durdu.</p>
<p>Bıraksalar ince,uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak</p>
<p>Kocatepe&#8217;den Afyon Ovası&#8217;na düşmanın üzerine atlayacaktı&#8230;</p>
<p>Hemen üstünüzdeki karargah kıyafetini çıkartın ve manevra kıyafetinizi giyin. Daha sonra da karargahın önündeki Genelkurmay Forsunu indirin ve çantanıza koyun.</p>
<p>Genelkurmay Karagahındaki tüm kurmay kadronuzu da, manevra kıyafetini giydirerek, hep birlikte uçağa binerek, Diyarbakır’a uçun.</p>
<p>Diyarbakır’a varınca da Genelkurmay Forsunu 7. Kolordu Karargahındaki direğe çekin ve sadece tek bir cümlelik açıklama yapın:</p>
<p>“ Misak-ı Milli sınırları içinde tek bir düşman kalmayana kadar, buradayım “</p>
<p>TSK’nın varolan tüm asker ve ateş gücünü güneydoğu’ya yığın.Yetmezse yedekleri, hatta benim gibi, artık askerlik çağı dışına çıkmış kişileri de silah altına alın. Ben koşa koşa gelirim.</p>
<p>Bu mücadele için hangi olanaklara ihtiyaçınız varsa isteyin. Hükümet istediklerinizi vermezse, bu millet % 50 oy verdiği hükümetten hesap sormasını da bilir.</p>
<p>Düşmanla mücadele, karargahlarda ya da karakollarda oturup, ara sıra bölgede devriye gezerek olmaz. Olursa da, işte böyle olur ve mehmetcik sürekli pusuya düşer.</p>
<p>Nasıl ki düşman küçük gruplar halinde dağlarda gezerek yaşıyorsa, mehmetcik de öyle yapmalı, dağlarda yaşamalı. Bir temas anında en yakın birlikten – ki mesafe 1.000 metreyi geçmez – ve hava unsurları desteği gelir.</p>
<p>Toplasan 2.000 düşmana karşı, onlar gibi dağlarda yaşayan 20.000 asker yeter de artar bile. Sivrisinekle, tank ve topla mücadele edilmez. Bugün gördük, düşman mayın döşeyip zırhlı araçları havaya uçurabiliyor.</p>
<p>Askerlik hakkında bildiklerim Tuzla Piyade Okulunda aldığım 4 aylık eğitim, okuduğum kitaplar ve izlediğim belgesellerle sınırlı. Bir de 30 yıldır kahrolarak izlediğim başarısız terör mücadelesi ile gözlemlerim var.</p>
<p>Bu nedenle, 40 yıllık bir piyade subayı olarak, yazdıklarıma belki de güleceksiniz. Ama unutmayın ki, 30 yıldır bitiremediğimiz düşman ne harp okulu mezunu, ne de harp akademisi mezunu. Düşman çok basit bir taktikle; “ Dağda yaşa, küçük gruplar halinde gez, büyük eylem öncesi birleş ve vur &#8211; kaç “ taktiği ile bize kan kusturuyor.</p>
<p>Tabi terör ile mücadelede daha iyi bir stratejiniz varsa, onu uygulayın.. Ama bugünkü stratejide daha fazla ısrar etmeyin. Varolan strateji iflas etmiştir.</p>
<p>Ve bir tavsiye&#8230; F-16’lar gece Kandil’i vurmuş ! Eğer amaç pilotlara atış eğitimi vermek ise, bir diyeceğim yok. Yok amaç düşmanı yok etmekse, heyhayt&#8230; Daha jetler gelmeden düşman mağaralara girer, belki bir kaç düşman ölür, hepsi bu.</p>
<p>Düşman çölde çadırda yaşasa jetle vurmak doğru olurdu ama, düşman dağda ve mağarada yaşıyor. Harcanan paraya yazık.Kandil’in çözümü ancak havadan indirilen ve karadan Kuzey Irak’a giren birliklerin kıskac harekatı ile olur. Tıpkı 1974’deki Kıbrıs Barış Harekatında olduğu gibi&#8230;</p>
<p>Bir de lütfen bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonu falan vermeyin. Gün, resepsiyon günü değil, mücadele günü.</p>
<p>Hayırlısıyla düşmanı güneydoğu’dan silip, Ankara’ya döndüğünüzde, Zafer Bayramını hep birlikte coşkıuyla kutlarız.</p>
<p>Saygılarımla.</p>
<p>Aydın Özdalga<br />
179. Dönem Piyade Asteğmen</p>
</div>
<div id="fbPhotoPageTagList"></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/ve-astegmen-pasaya-emretti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ülkücü taban ile tavan ayrı dünyalarda</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/ulkucu-taban-ile-tavan-ayri-dunyalarda/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/ulkucu-taban-ile-tavan-ayri-dunyalarda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 06:32:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
	<dc:subject>Röportaj</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=877</guid>
		<description><![CDATA[Musa Serdar Çelebi&#8217;nin MHP ile ilişkisi 1970&#8242;de Şişli Gençlik kolu başkanı olarak başladı. Daha sonra öğrencisi olduğu İTÜ&#8217;de Ülkü Ocakları&#8217;nın Maden Fakültesi başkanı oldu. 1974&#8242;deki mezuniyeti ve askerliğinin ardından MHP&#8217;nin gençleri eğitmek üzere kurduğu ve aralarında Ramiz Ongun ve Namık Kemal Zeybek&#8217;in de bulunduğu otuz kişilik eğitimciler komitesinde yer aldı. Bu esnada Toprak ve Tarım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/seradarcelebi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-878" title="seradarcelebi" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/seradarcelebi-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></a>Musa Serdar Çelebi&#8217;nin MHP ile ilişkisi 1970&#8242;de Şişli Gençlik kolu başkanı olarak başladı. Daha sonra öğrencisi olduğu İTÜ&#8217;de Ülkü Ocakları&#8217;nın Maden Fakültesi başkanı oldu. 1974&#8242;deki mezuniyeti ve askerliğinin ardından MHP&#8217;nin gençleri eğitmek üzere kurduğu ve aralarında Ramiz Ongun ve Namık Kemal Zeybek&#8217;in de bulunduğu otuz kişilik eğitimciler komitesinde yer aldı.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Bu esnada Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığı&#8217;nda memur olarak çalıştı. 1978 sonunda gittiği Almanya&#8217;da, 1 Şubat 1979&#8242;dan itibaren Avrupa Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı oldu.<span id="more-877"></span> 12 Eylül darbesinden sonra Ülkü Ocakları ve MHP yöneticilerine açılan davada idam talebi ile yargılandı. Mehmet Ali Ağca&#8217;nın 13 Mayıs 1981&#8242;de gerçekleştirdiği papa suikastı teşebbüsünden bir buçuk yıl sonra, kendisine yardımcı olduğu iddiasıyla Çelebi Frankfurt&#8217;ta tutuklandı ve 4 yıl süreyle yargılanacağı Roma&#8217;ya gönderildi. 1986&#8242;da beraat edip Almanya&#8217;ya döndü. Alpaslan Türkeş&#8217;in cezaevinden çıkmasıyla başlayan &#8220;Biz vatanseverdik, devletçiydik, neden idamla yargılandık, neden başımıza bu işler geldi&#8221; sorgulamasının yapıldığı süreçte partisinden koptu. Ekim 1987&#8242;de Avrupa Türk İslam Birliği&#8217;ni kurdu ve 13 yıl başkanlığını yaptı. 1996&#8242;da, davalar nedeniyle çıkarıldığı Türk vatandaşlığını yeniden kazanarak Türkiye&#8217;ye döndü.2002-2003 döneminde Büyük Birlik Partisi Başkan Yardımcılığı yaptı. Bir süredir Eko-Politik adlı oluşuma katkı yapan Çelebi, bir ay önce Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi&#8217;nin yönetim kurulu başkanlığını üstlenmiş durumda.</p>
<p><strong>-MHP lideri Bahçeli ile daha önce hiç çalıştınız mı? </strong></p>
<p>-Devlet Bahçeli&#8217;yi 1970&#8242;lerin ortasından beri tanırım. Bir kere Devlet Bey hemşerimdir, Osmaniyelidir. Ben de Dörtyol&#8217;luyum. Devlet Bey Ülkücü Akademisyenler Derneği&#8217;nde yer aldı. O zamanlar çok aktif bir pozisyonu yoktu. Ülkü Ocakları&#8217;nın kuruluş safhasında da adı öyle lokomotif eleman olarak bilinmezdi. İhtilal yıllarında Avrupa&#8217;da temas ettiğimiz arkadaşlardan biri de Devlet Bey&#8217;di.</p>
<p><strong>-Devlet Bey&#8217;i bugün partinin başkanı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>-Bu hareketin mensupları Devlet Bey&#8217;i bir siyasi partinin genel başkanı olarak hiç tasavvur etmedi. Doğrusu genel başkan olunca beklenenden daha iyi bir liderlik sergiledi. Çünkü hareketimizin özelliği gereği olağanüstü vasıflar gerekmiyor liderde. AlpaslanTürkeş ile karıştırmamak gerekiyor. Türkeş nevi şahsına münhasır bir lider. Onun bambaşka karizmatik özellikleri vardı. Ama ondan sonra hareketi götürecek insanlarda ülkücülerin aradığı şey, ülkücü hareketin fikri temellerine bağlı olup olmamasıdır. Ülkücüler, partinin öncülerini o fikirlerle mücehhez görmek isterler. Onu dillendiriyorsa, konuşma biçimini, boyunu posunu, karizmasını dikkate almazlar. Bunu MHP yöneticileri anlayamadı bana göre.</p>
<p><strong>-Neden böyle düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>-Bugün partinin aldığı oy belli. Anketlere göre seçmenlerin yüzde 19&#8242;u kendisini ülkücü olarak tanıtıyor. Ama sadece yüzde 8&#8242;i MHP&#8217;ye oy veriyor. Yüzde 6&#8242;sı Ak Parti&#8217;ye oy vermiş. Yüzde 3&#8242;ü oylarını vermemiş, kararsız hareket etmiş. MHP&#8217;nin kırk yıllık mazisi var. Türkiye&#8217;nin sorunlarıyla ilgili çözüm getirici bir dünya görüşü var. Seçmen MHP&#8217;nin başındaki yöneticilerin bunu bütünüyle yansıtmadıklarını görüyorlar. Bence MHP&#8217;den memnun olmayan, MHP yönetiminden ve gidişinden memnun olmayanların büyük çoğunluğu MHP&#8217;nin çizgisinde sapma görüyor.</p>
<p><strong>-Çizgisinde sapma derken; milliyetçiyken ulusalcı olması mı kastediliyor? </strong></p>
<p>-Biz milliyetçiliği Türk milletinin kendi değerleri üzerinden, yeniden ayağa kaldırılması meselesi olarak görüyoruz. Milliyetçilik hiçbir zaman batıdaki nasyonalizm karşılığında kullanılmış bir kavram değil. Bizim Osmanlının millet anlayışına dayalı, milleti sevme, onu yüceltme, onu güçlü hale getirme mücadelesi. Bu, son zamanlarda ulusalcılık hareketiyle karıştırılmış hale getirildi. Ulusalcılık bizim millet anlayışımızdan farklı. Bir ulus üzerine, tek kavme mensup insanların oluşturduğu bir siyasi topluluğun adı bu.</p>
<p><strong>-Ama MHP yöneticileri biz ulusalcıyız demiyorlar ki. </strong></p>
<p>-Demiyorlar ama Devlet Bahçeli ile birlikte oluşmakta olan yeni bir taban var. Bu taban ülkücü hareketi hiç tanımıyor. Ulusalcılığı, milliyetçiliğin yerine oturtuyor. Ve bu taban ülkücü hareketin geçmişinden kopuk bir şekilde hem ırkçılık kokuyor, hem manevi değerlere mesafeli duruyor. Ulusalcı hareketin bir kolu da MHP içinde yuvalanmaya başladı. Arzu edildi ki milliyetçi hareket ulusalcı bir harekete dönüşsün.</p>
<p><strong>-Yani CHP ile mi eklemlensin isteniyor? </strong></p>
<p>-Gayet tabii. Yapılabilseydi politik sonuçlarından biri bu olacaktı. Ama kırk yıldan beri bu partiye omuz vermiş insanlar buna geçit vermiyorlar. Ona muvaffak olamadılar. Olabilselerdi MHP tam bir ulusalcı parti olarak her konuda CHP ile beraber hareket edecek bir partiye dönüşebilirdi.</p>
<p><strong>-Size göre Devlet Bey bu projenin neresinde? </strong></p>
<p>-Devlet Bey&#8217;in, doğrusu gidip geldiğini görüyoruz. Bazen görüyorsunuz son derece makul, bütün ülkücülerin gönlünü alan güzel duruşlar sergiliyor. Emekli askerler gelip partinin önünde protesto yapmaya çalıştığında hepsini kapıdan kovdurmuş. Parti yönetiminde egemen olmalarını engelleyici tavırlarını gördük. Fakat bazen de akıl almaz çıkışlar yapıyor. Engin Alan&#8217;ı getirip aday yaptı. Gerekçesini yeterince açıklayamadı. Daha henüz kararlı bir şekilde nerede durması gerektiğini tayin edememiş, konjonktüre göre dalgalanan, bir sağa, bir sola yatan bir yönetim görüyoruz. Bu, ülkücülerin çok ciddi anlamda rahatsız olduğu bir tavır.</p>
<p><strong>KASETLERDEKİ GÖRÜNTÜLERDEN ÇOK İFADELER DEHŞET VERİCİ</strong></p>
<p><strong>-Skandal kasetlerde dile getirilen, MHP&#8217;lilerin dünyasına ters olduğu varsayılan, muhafazakar değerlere yapılan hakaretleri nasıl değerlendirdiniz? </strong></p>
<p>-Ben bunun genelleştirilemeyeceği kanaatindeyim. Belki arabaların tahrip edilmesi de doğru bir davranış değildi ama tepkiyi ortaya koyması bakımından bir göstergeydi. Gençler, partinin mensupları çok büyük bir travma yaşadılar. Bizim çizgimiz belli. Rahmetli Alparslan Türkeş &#8220;Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti&#8221; diye bu hareketi oturturken hep böyle temel taşlar koymuştur. Ülkücüler o İslam ahlak ve faziletini bu hareketin her karesinde görmek isterler. O kasetlerdeki görüntülerden çok o ifadeler dehşet vericidir.</p>
<p><strong>-Böyle insanların yönetici olabilmesini nasıl açıklıyorsunuz? </strong></p>
<p>-Maalesef Devlet Bahçeli yönetiminin zaafları bunlar. Ülkücü hareketin mensuplarının rahatsız olduğu, gönlü her zaman baba ocağı dedikleri partide olup da, oy vermemelerinin sebebi bu. Bu fikri yapıda sakatlık var. Bu hareketin başındaki yöneticiler, ülkücü hareketin yıllardır mücadelesi ile ortaya koyduğu fikri tabloyu temsil etmiyor. Taban onun için bu hareketten kopuk yaşıyor. Devlet Bahçeli insanları toplamak için ne yapıyor? Yeniden büyük buluşma toplantıları yapıyor. Bunların hiçbirine gerek yoktu.</p>
<p><strong>-Ne yapması gerekiyordu? </strong></p>
<p>-İnsanları bir araya mı getirmek istiyorsunuz? O hareketin ana fikirlerini ortaya koyun. Bu hareket Türk milletinin değerlerine, tarihine, bugünkü gerçeklerine bağlı olarak hareket edecek. Bizim referanslarımız kesinlikle İslamın kendi kaynaklarıdır. Topyekun millete dayanan bir harekettir. Siz bundan kopmuşsunuz. Ülkücü hareketin görüşlerini hiçbir alanda dile getirmeyen, fikri bir hareket olmaktan çıkmış bir siyasi parti var önümüzde. İnsanlar bunlardan rahatsız oluyorlar. Ülkenin temel sorunları var, Kürt meselesi var. Kardeşim bir şey söyle. Sen şimdi bütün ülkücüler Kürt düşmanı olmakla suçlanıyor. Sen Kürt düşmanı mısın?</p>
<p><strong>-Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu&#8217;nu tanır mısınız? </strong></p>
<p>-Evet. Ben şahsen Metin Çobanoğlu&#8217;na şok oldum. Bu kadar beklemezdim. Tanırım kendisini. Ama demek ki insanlar yavaş yavaş boyacı küpüne girip başka bir şeye dönüşebiliyorlar. Recai Yıldırım&#8217;ı da yıllardır tanırım. Ama o kadar şaşırmadım ona. Çünkü zaten oralarda olmaması gereken bir arkadaştı.</p>
<p><strong>-Üstelik illerinde birinci sıradaydılar. </strong></p>
<p>-Öyle. MHP&#8217;deki rahatsızlığın temelinde bunlar var. Peygamberin &#8220;emaneti ehline vermezseniz kıyameti bekleyiniz&#8221; diye bir sözü var. Küçük kıyametler böyle kopuyor şimdi. Sizin bu hareketin çilesini çekmiş, fikren yoğrulmuş ve nerede ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilen insanları öne çıkarmanız gerekiyor. Ama orada bir grup partiyi ele almış, hiç değişmeyen bu insanlar yıllardan beri görevde. &#8220;Nasıl olsa bu işe gönül vermiş, demir asker rolünde oylar var. Biz nasıl olsa milletvekili oluruz&#8221; diye düşünüyorlar. Yok böyle bir şey. İnsanlar bundan rahatsız oluyor. Niye Adana&#8217;da, başka illerde kendini yetiştirmiş, son derece başarılı ve hareketi her bakımdan daha iyi temsil edebilecek insanlar varken niye hep aynı insanlar hareketin içinde yer alıyor?</p>
<p><strong>-Bunlar görevlerinden istifa ettirildiler ancak partiden ihraç edilmediler. Nasıl etkiler seçmeni bu olay? </strong></p>
<p>-İnsanlar bunu alkışlamadıklarına göre hadiseye tepkilerini oylarıyla ortaya koyacaklardır. Bu konuda partinin söylemin ötesinde bir tavır almasını beklerlerdi. O olmayınca insanlar kendi tepkilerini göstereceklerdir. Bunu &#8220;MHP&#8217;ye yapılmış bir komplo&#8221; diye ifade etmek mümkün değil. Çünkü aktörler MHP&#8217;nin kendi içinden. Bu bakımdan Devlet Bey&#8217;in ve MHP yönetiminin daha sert bir karar alması, tabanı rahatlatacak bir şey yapması beklenirdi. Şimdi seçmen bunun cezasını kendi verecektir.</p>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p><strong>MHP SEÇMENİ CHP&#8217;YE OY VERMEZ</strong></p>
<p><strong>-MHP&#8217;li seçmen partisine kızdığında gider Ak Parti&#8217;ye mi verir, CHP&#8217;ye mi verir? </strong></p>
<p>-Ben Ak Parti ile MHP arasında dünya görüşü itibariyle bir paralellik olduğuna inanıyorum. Ne yazık ki, hem Ak Parti, hem MHP yönetiminde zaman zaman gereksiz gerginlikler oluşturuluyor. Ve iki partinin yakınlaşması, işbirliği zemini ortadan kaldırılıyor. Bundan rahatsız olduğumu her iki taraftan görüştüğüm kişilere söylüyorum. Bu gerginliklere gerek yoktur. MHP, Ak Parti&#8217;nin siyasi rakibi olabilir. Ama her zaman Türkiye&#8217;nin bugünkü sorunların çözümü için, yarınlarının inşaası için işbirliği yapabileceği formatta bir partidir. Tabanlar sonuçta milli ve manevi değerlere bağlıdır.</p>
<p><strong>-MHP&#8217;yi CHP&#8217;ye o kadar yakın görmüyorsunuz. </strong></p>
<p>-Hayır. O son on yılda MHP içerisinde oluşturulmaya çalışılan ulusalcı damara mensup kişilerin bakışı. Onlardan bir kısmı tekrar CHP&#8217;ye destek verebilir. CHP içinde geçmişte beklentileri karşılanmayan bir kısım CHP&#8217;li, MHP&#8217;ye oy vermiştir. Onların tekrar CHP&#8217;ye dönüşü söz konusu olabilir. Ama ben MHP&#8217;den blok bir oyun asla CHP&#8217;ye gideceğini düşünmüyorum. Eğer kendi partisine oy vermeyecekse gidip Ak Parti&#8217;ye oy verecektir.</p>
<p>Ülkücüler Türkiye&#8217;nin mevcut sorunlarının aşılması, güçlü, büyük bir Türkiye&#8217;nin oluşmasının arzu ederler. Bunun için gerekli çalışmalara her zaman destek verirler. 13 Haziran&#8217;dan itibaren Türkiye yeni anayasayı konuşacak. Yeni Türkiye, büyük Türkiye&#8217;nin oluşumu için gerekli bu anayasa değişikliği için katkıda bulunmak isterler. Siyasi tavırlarını da ona göre koyacaklarına inanıyorum. Zaten referandumda bunu gösterdi.</p>
<p><strong>-O oylar bu seçimde geri döner mi MHP&#8217;ye? </strong></p>
<p>-MHP duruşuyla, aday kadrosuyla maalesef ülkücülere böyle bir seçenek vermedi seçime giderken. Kasetler çıkmasaydı da kaçan oylar geri dönmeyecekti. Çünkü ülkücüler doğal olarak MHP&#8217;ye oy vermek isterler. Ama rahatsızlıkları var. Söylediğim gibi, MHP ülkücülerin kendi fikirlerini, kendi değerlerini taşıyan ve onları seslendiren bir parti olamadı. Türkiye&#8217;nin meseleleri karşısında susan, bir şey söylemeyen bir parti durumunda kaldı. Türkiye&#8217;nin şu anda meseleleri, Kürt meselesidir, alevi meselesidir, iç politikadır, dış politikadır, ekonomik konulardır.</p>
<p><strong>-MHP kabul etmiyor ki Kürt meselesini. </strong></p>
<p>-Ama neden kabul etmiyorsun? Sen nasıl büyük devlet olacaksın? Türk milliyetçileri büyük Türkiye ister. Büyük Türkiye&#8217;yi nasıl kuruyorsun? Kürtsüz bir Türkiye büyük Türkiye olur mu? Sen Kürt düşmanı mısın? Hayır, değilsin. Kalkıyor Oktay Vural, Türklük konusunu sosyolojik bir mesele olarak sunuyor. Halbuki Türkeş&#8217;in bizzat kendisi Türk&#8217;ü tarif ederken, kendisini samimi olarak Türk hisseden herkes Türktür diyor. Hisseden diyor. Türkeş böyle söylerken, MHP genel başkan yardımcısı, bunu kan bağına getirip, ırki bir mesele olarak takdim ediyor. Balkanlarda sancak Müslümanları Türk mü? Adamlar Boşnak. Slav kökenli Müslüman. Ama ben Türküm diyor. Dolayısıyla Türklük tamamen psikolojik bir konu.</p>
<p><strong>HAKKARİLİLER, EN ÇOK MHP&#8217;LİLERİ DİNLEMEK İSTİYOR</strong></p>
<p><strong>-Referandumda evet diyen ülkücülerin Ak Parti&#8217;yle ilişkileri nasıl? </strong></p>
<p>-Ne yazık ki Ak Parti bu arkadaşları seçim sürecinde kucaklamadı. Bu arkadaşlarla bir temas sağlayabilirdi. Bunların yaklaşımlarını, değişime katkı çabalarını değerlendirebilirdi. Bu yönde hiçbir çalışması olmadı. Ama buna rağmen Türkiye&#8217;nin bu sorunlarla ilelebet gidemeyeceğini gördükleri için değişime katkıda bulunmak üzere tavır alacaklar. Ülkücüler çilekeş insanlardır. Bu hareketi yaşatmak üzere çok fedakarlık yapmış insanlar. Ülkücü hareket bir fikir hareketi olduğu için kitleselleşmesi mümkün olmuyor.</p>
<p><strong>-İdeolojik partilerin doğası bu. </strong></p>
<p>-Fakat değişim sürecinde kendisini yenileyebilirdi. Bütün düşüncelerini net ortaya koyabilirdi. Sorunlar MHP&#8217;nin kendisini doğru anlatması içinde bir fırsattı. Biz kalkıyoruz Kosova&#8217;da 25 bin Türk var. Orada Türkçe konuşulsun istiyoruz. Tabelaları Türkçe yazdırıyoruz. Okullarda Türkçe var. Sen niye kendi ülkende bin yıldır beraber olduğun insanlarla ilgili doğru, sağlıklı, görüş yerleştirmiyorsun. Bölünme, parçalanma yoksa her şeye varım diyeceksin. Kırmızı çizgini öyle kuracaksın. Bendeki bölünme, parçalanma endişelerini gider, ana dilini de öğren, ne yapmak istiyorsan yap diyeceksin. Beraber yapalım her şeyi diyeceksin. Bu konularda sessiz kalan, kendisine yakıştırılmış kürt düşmanı, alevi düşmanı gibi görüntüleri üzerinden atamayan, bunlara cevap veremeyen, bu konularla ilgili proje geliştirmeyen bir hareket durumunda. Ne oluyorsunuz, giderek marjinalleşiyorsunuz. Git Hakkari&#8217;de miting yap. Niye yapmıyorsun. Ben gittim Hakkari&#8217;ye. Hakkarililerin belki en çok dinlemek istedikleri adamlar ülkücüler bana göre.</p>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p><strong>-Neden? </strong></p>
<p>-Kendi sorunlarının önündeki engel olarak onları görüyorlar. Öyle gösteriliyor. Bu da ayrı bir operasyon. Çünkü fiilen hiç Kürtlerle çalışmıyorum parti olarak. Şimdi bunlarla oturup konuşabilirim. Ben senin karşında değilim. Sadece endişe ediyorum ki Türkiye bölünür, parçalanır. Sen parçalanmaz diyorsan, ben ayrı devlet kurma peşinde değilim diyorsan beni rahatlatırsın. Ben de derim ki sana dilini öğretelim, okullarımızda bunu yapalım. Eşit, onurlu vatandaşlar olarak yaşa. MHP bunu söyleyebilir. Ama yok. Türkiye&#8217;nin en ciddi sorunu bu olduğu halde, yeni anayasa olduğu halde, MHP susuyor.</p>
<p><strong>-Peki bu kasetleri niye şimdi servis ettiler? </strong></p>
<p>-MHP&#8217;yi zora sokmak istedikleri ortada. MHP barajın altında kalsın gibi bir dilek var. Ben bunun da karşısındayım. MHP barajı aşmalı. Mecliste yerini almalı. Seçimden sonra yeni Türkiye&#8217;yi kurmak için yeni bir anayasa konuşulacak. Orada da kendi mazisine yakışır tavırlar almalı. Biz ülkücüler bugünkü anayasaya kökünden karşı çıkmıştık. Millet iradesini hiçe sayan, onun üzerine ipotek koyan, bu anayasanın komple değiştirilmesi taraftarıydık. MHP&#8217;nin bugün bu anayasa ile ilgili bir tavrının olması, yeni anayasa yapılırken muhalefette yer almaması lazım. Türkiye&#8217;deki bu değişim sürecine sen fikirlerinle ve siyasi parti olarak katkı sunmalısın. Ve bu değişimde öncü bir rol almalısın.</p>
<p><strong>-MHP barajın altında kalırsa, bozkurtlar sokağa mı dökülür? </strong></p>
<p>-Hayır, hiçbir şey olmaz. Sadece yönetimin beceriksizliği ve başarısızlığı ortaya çıkmış olur. Nihayet lider değişimi gündeme gelir. İnşallah böyle bir şeye ihtiyaç olmadan, MHP&#8217;de yaşananları da dikkate alarak bir yönetim değişikliğini kendilerini düşünürler. Baraj altında kalırlarsa herhalde bunun bir faturası çıkacaktır.</p>
<p><strong>-Ama bir kere barajın altında kaldılar. Bir süre ortadan kayboldular, sonra tekrar geldiler. </strong></p>
<p>-Ben de onu demek istiyorum. Bu ders alma meselesi. Almayabilir dersi. Temenni ederiz ki baraj altında kalırlarsa hiç olmazsa bir fazilet gösterip &#8220;biz bu işi yapamadık, yapanlar gelsin&#8221; desinler. Ondan da şüpheliyim. Ama ülkücüler hiçbir zaman radikalleşmeyeceklerdir.</p>
<p><strong>ÜLKÜ OCAKLARI BİR FİKİR KULÜBÜ OLARAK ÇALIŞMIYOR</strong></p>
<p><strong>-Ülkü Ocakları&#8217;nın bugünkü durumu nasıl? </strong></p>
<p>-Devlet Bahçeli genel başkan olduktan sonra bir ara Ülkü Ocakları&#8217;nı kapatmayı düşünmüştü. Gerekirse kapatırım demişti. Disiplinsizlik, fikri olarak çalışmaların sağlıklı yürümeyişi, çek-senet-mafya türü hareketlerle ilgili iddiaların sürüyor olması Devlet Bey&#8217;i rahatsız etmiş olmalıydı. O konuda ciddi bir kontrol sağladı. Gençlerin sokağa çıkmasını gerçekten engelledi. Zaten 12 Eylül tecrübesini yaşamış, kendisini devlet yerine koymakla suçlanıp, idamla yargılanmış bir hareket tekrar devlet yerine kendisini koyamazdı. Ama sorun Ülkü Ocakları çatısı altında toplanan gençlerin Türkiye&#8217;nin meseleleri ile ilgili ciddi bir eğitimden geçmemesi. Gençler dünyadan habersizler. Ve Türkiye&#8217;nin meseleleri konusunda ülkücü hareketin bütünleştirici, yapıcı eğitimini almıyorlar. Hemen hemen kitaptan tamamen uzaklaşmış durumdalar. Okumuyorlar. Türk tarihi ile ilgili, mevcut sorunlarla ilgili bir yığın yeni şeyler var. Bakıyorsunuz ki onların dünyasında kitap yok. Daha Erol Güngör bizim çağdaşımız sayılır. Nevzat Köseoğlu yaşayan ağabeylerimizden biri. Temel kitaplarla ilgili de ciddi eksikleri var. Gençlerin eğitimi konusunda umumi olarak bir rahatsızlık var. Ülkü Ocakları bir fikir kulübü olarak çalışmıyor. Dün kavga ortamına rağmen gençler muhakkak her hafta bir kitap okurlardı. Hummalı bir fikir tartışması içinde olurlardı. Sürekli olarak ülkücü gençlerin cevap vermesi mümkündü, bu konuları rahat götürebilirlerdi. Bu dönemde onu göremiyoruz maalesef. Ve o zaman soru soruluyor Ülkü Ocakları neye yarar? Ne için var diye. Bu hali bugün evet sokağa çıkmıyor ama yarın bir gün ciddi bir provakasyon halinde acaba durum ne olur diye insanı düşündürüyor. Ülkü Ocakları&#8217;nın daha iyi bir gençlik teşkilatı olması, Türkiye&#8217;nin meseleleri ile yakından ilgilenen ve o konuda fikri donanımı olan bir teşkilat olması arzu edilir. Şu an o çizgide maalesef göremiyoruz.</p>
<p><strong>-Eski ülkücülerin etkisi olmuyor mu? </strong></p>
<p>-Bu da başka bir operasyondur. 12 Eylül&#8217;ü yaşamış çok ciddi tecrübeye sahip ülkücü hareketin bir dönem önderliğini yapmış insanlar tabandan uzaklaştırılmıştır. Niye? O tecrübeleri aktarmasınlar diye. Bu solda da yapıldı. Niye? Tekrar gençler üzerinde rahat çalışılsın diye. Bir dönem, gençler, biz bunları yaşadık, siz ne yapıyorsunuz diyemedik. Çünkü bunların sesine kulak vermeyin demek istediler. Ama şu anda MHP içerisinde özellikle Anadolu&#8217;da İstanbul, Ankara, İzmir dışında bütün teşkilatlarda eski ülkücüler var. Ağabey durumunda. Bunlarla devamlı görüşüyoruz. İstanbul&#8217;da da var. Ama bunlar özel olarak gelirler, abi şöyledir böyledir konuşuruz. Nostaljik şeyler. Hatta ağlayan adamlar olur. Sarılır falan. Ama partinin başındakiler, bu eskilerin partiye doğru dürüst üye olması bile</p>
<p>istemezler. Bir ilçeden üye olurlarsa o ilçeyi feshederler. Kongre oyunlarıyla yönetmeye çalışırlar. Bizimle ilgili başka fikirlerle donatılmış gençlerde bile üç dakika sohbetten sonra çocukların nasıl çözüldüğünü görüyorum. Onlara ülkücülüğün ne demek olduğunu bile anlatmamış kimse.</p>
<p>ZAMAN</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/ulkucu-taban-ile-tavan-ayri-dunyalarda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da ücret</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/islamda-ucret/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/islamda-ucret/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 06:26:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Dini Konular</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=874</guid>
		<description><![CDATA[İslam&#8217;a göre işçi ücretlerini miktar olarak belirleyen doğrudan bir ayet veya hadis yoktur; zaten, zamanın ve şartların sürekli değişmesi de bunun böyle olmasını gerektirir. Ancak ayet ve hadislerde adaletli bir ücretin belirlenmesi için bazı ölçüler verilmiştir. Çünkü işin çeşidi, çalışma süresi, beldenin ekonomik şartları ve işçinin becerisi, ücretin miktarı üzerinde etkili olan unsurlardır. İslam, bütün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/islam01.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-875" title="islam01" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/islam01-300x259.jpg" alt="" width="300" height="259" /></a>İslam&#8217;a göre işçi ücretlerini miktar olarak belirleyen doğrudan bir ayet veya hadis yoktur; zaten, zamanın ve şartların sürekli değişmesi de bunun böyle olmasını gerektirir.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Ancak ayet ve hadislerde adaletli bir ücretin belirlenmesi için bazı ölçüler verilmiştir. Çünkü işin çeşidi, çalışma süresi, beldenin ekonomik şartları ve işçinin becerisi, ücretin miktarı üzerinde etkili olan unsurlardır. İslam, bütün bu unsurların gözetilmesini gerektiren kaideler vaz&#8217; etmiştir. &#8220;Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin!&#8221; (A&#8217;râf, 7/85) mealindeki ayet-i kerimeden tutun da, insanın bu dünyada yaptığı zerre kadar bir iyiliğin mükâfatını ahirette göreceği gibi yine zerre kadar bir kötülükten dolayı da mutlaka cezalandırılacağı hususundaki ikazlara kadar İslam ahlâkının çerçevesini belirleyen bütün dinî emirler işçi haklarına da aynıyla yansımıştır. İşte, Müslümanların ücret anlayışı bu zaviyeden değerlendirilmelidir.<span id="more-874"></span></p>
<p>İslam&#8217;da çeşitli iş ve meslekler için genel ücret miktarları belirlenmemekle beraber, bunun, iş akdi yapılırken tespit edilmesi istenmiştir. Aksi halde iş anlaşmasının geçersiz olacağı ve işçinin çalıştığı günler için emsal ücrete hak kazanacağı belirtilmiştir. Ücret miktarı tespit edilirken, işçinin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin barınma, yeme-içme, giyim-kuşam ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde olmasına dikkat edilmelidir. Bu hususlara vurguda bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz; &#8220;Şayet bir kimse bizim işçimiz olarak vazifelendirilirse, barınacak yeri yoksa kendisine bir ev edinsin; bekârsa evlensin; hizmetçiye ihtiyacı varsa o iş için birini tutsun ve eğer biniti yoksa bir binit edinsin. Kim, bunlarla yetinmez de daha fazlasını isterse, o, ya emanete hıyanet edecek veya hırsızlığa düşebilecek birisidir.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 299) buyurmuştur.</p>
<p>Bu hadis, ücretlerin, işçilere sağlaması gereken hayat seviyesine işaret etmektedir. Buna göre, bir işçi ücretinden yapacağı tasarruflarla makul süre içinde ev edinebilmeli; bekârsa evlenebilmeli ve arabası yoksa bir araç satın alabilmelidir. Günümüzün bir kısım fıkıhçılarının yaklaşımına göre, ücretin tespitinde, işçinin, bu aracı rahat kullanabileceği mali imkânlara sahip olması da hedeflenmelidir ki, aslında, işçinin ürettiği ekonomik değerlerin bedelleri içinde, bu sayılanları karşılayacak ölçüde emek bedeli vardır.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/islamda-ucret/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Facebook: İki medya modelinin hikâyesi</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/facebook-iki-medya-modelinin-hikayesi/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/facebook-iki-medya-modelinin-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 06:24:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Bilim&amp;Teknoloji</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=871</guid>
		<description><![CDATA[Sosyal medya nedir? Bu, Facebook&#8217;un kısa zaman içinde halka arzını tamamladığında ve eski medyadaki daha fazla insan sosyal medyada olması gerektiğini hissettikçe daha acil bir hal alacak cevaplanmamış bir soru. Eski medyadaki daha fazla sayıda insan medyanın geleceğinin sosyal medyada olduğunu hissediyor. İki tarafın da insanların zamanını meşgul etmek ve reklamcılık tarafından desteklenmekten başka ortak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/facebook-2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-872" title="facebook-2" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/facebook-2-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Sosyal medya nedir? Bu, Facebook&#8217;un kısa zaman içinde halka arzını tamamladığında ve eski medyadaki daha fazla insan sosyal medyada olması gerektiğini hissettikçe daha acil bir hal alacak cevaplanmamış bir soru.</div>
<p>Eski medyadaki daha fazla sayıda insan medyanın geleceğinin sosyal medyada olduğunu hissediyor.</p>
<p>İki tarafın da insanların zamanını meşgul etmek ve reklamcılık tarafından desteklenmekten başka ortak noktası yok. Diğer yandan ikisi de bir diğeri gibi olduğunu veya olabileceğini göstermeye çalışıyor.<span id="more-871"></span> Eski medyadaki herkes bu medyanın da sosyal bir bileşeni olduğunu iddia etmenin bir yolunu arıyor ki bu bir Facebook sayfasına ve sosyal medyayla ilişkili bir unvana sahip bir çalışana sahip olmaktan fazlası demek. Ve sosyal medyadaki herkesin yaptıkları işin en az eski medya kadar veya ondan daha iyi bir şekilde ürün pazarlayacağına dair temelsiz bir inancı var.</p>
<p>Kendini yeni medyadaki en önde gelen düşünce liderlerinden ve yazıları yayınlanan yazarlardan biri olarak tanımlayan Brian Solis, &#8220;sosyal&#8221;in bir kumaş olduğunu ve bireysel düğümleri birleştirerek insan ağı oluşturduğunu söylüyor.</p>
<p>Şu anda tartışılmaz nokta eski medyanın her ne kadar insanların vaktini daha az almaya başlamış olsa da reklamcılık dolarlarını daha fazla ve giderek artan bir orantısızlıkla çekiyor olması ve bunun karşısında sosyal medyanın da reklam gelirlerine gitgide bağımlı hale gelmesi. Facebook&#8217;un gelirlerinin % 82&#8242;si reklamlardan geliyor ki bu eski medyadaki orandan çok daha fazla.</p>
<p>Gelecek televizyon yılında reklamcıların yer kapmak için teklif verdiği sezon başlarken reklamcıların bir kez daha &#8220;gerçek parayı ödemeye gelince televizyona öde&#8221; noktasına gelecekleri bekleniyor. Bu kafa karıştırıcı çünkü markalar ve reklam ajansları neredeyse susmaksızın sosyal medyaya bağlılıklarından ve bununla ilgili umutlarından bahsediyorlar.</p>
<p>Ancak biz karışıklığa dönelim. Harvard&#8217;da onca konuşkan, girişken, oldukça sosyal kişi varken, medya işinin Mark Zuckerberg&#8217;e kısmet olması ilginçtir. Televizyon yazarları ve medya yöneticilerinin yuvası olan Harvard&#8217;da Zuckerberg onlardan biri değildi. Mark Zuckerberg sadece kişilik olarak değil aynı zamanda dünya görüşü olarak onların tam zıddıydı. Medya çocukları izleyicilerinin üstünde güç sahibi olmak istiyordu, Zuckerberg ise izleyicisini güçlendirmek.</p>
<p>İzleyiciye güç vermenin arkasında elbette tarihsel bir zorunluluk var. Ancak garip bir şekilde sosyal medya hâlâ reklam gelirlerine bağımlı ki bu onu, verili bir anda izleyicilerin ne düşünüp hissedeceğini kontrol etmek için yukarıdan aşağı bir manipülasyon setine bağımlı hale getiriyor.</p>
<p>Yine de reklamcılık esnek ve ücretle ilişkili bir form. Reklamcılığın en başarılı formlarından biri sarı sayfalar: ücretinin düşük olması reklam verenler için verimliliğinin göreli olarak az olmasını kabul edilebilir kılıyor ve yeterli sayıda reklam verenin olması ve maliyetin ucuz olması yayıncılar için de bu işi kârlı kılıyor. Bu Google modeli, Google sarı sayfaların son noktası.</p>
<p>Ve bu şu andaki Facebook modeli. O kadar çok göz var ki bunları neredeyse sıfıra satabilir çünkü içeriği üretmek için hiçbir şey ödemiyor ve iyi rakamlar elde edebiliyor. Tek bir farkla Facebook televizyon değil. Gerçekte izleyicisi bile yok. Ve medyayı ya da medyanın ne yaptığını umursamayan insanlar tarafından yönetiliyor. Medyanın yaptığı, insanların ilgisini acı, cazibe veya şakalarla çekmek.</p>
<p>Gelecek yaklaşıyor, kendimizi bir şekilde ileriyi düşünen teknoloji firmalarının insanlar ve insanların alışkanlıkları hakkında daha fazla bilgi edinip bir şeyler pazarlayabileceği fikrine inandırmış haldeyiz. Ve bu sosyal medya alimleri, bunu daha gizemli şeylere ve iyi öyküler üretmek için gelişigüzel süreçlere başvurmak zorunda kalmadan yapabilecekler.</p>
<p>Michael Wolff  &#8211; Guardian 15 Mayıs 2012</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/facebook-iki-medya-modelinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başkanlık için anayasal hazırlık yeter mi?</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/baskanlik-icin-anayasal-hazirlik-yeter-mi/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/baskanlik-icin-anayasal-hazirlik-yeter-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 06:20:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Gündem</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=868</guid>
		<description><![CDATA[Zaman zaman Türkiye&#8217;nin siyasî tartışma konuları arasında yer almış bulunan &#8220;başkanlık sistemi&#8221;, bir kez daha ve bu kez öncekilerden daha farklı yönleriyle ve daha güçlü bir vurguyla gündemde. Merhum Özal&#8217;ın cumhurbaşkanlığından bu yana geçen çeyrek asra yaklaşan dönem boyunca, bu konu iktidar ve muhalefet arasında yer yer sert polemiklere konu olmuştur. Bugün de yine doğru [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/tbmm.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-869" title="tbmm" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/tbmm-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></a>Zaman zaman Türkiye&#8217;nin siyasî tartışma konuları arasında yer almış bulunan &#8220;başkanlık sistemi&#8221;, bir kez daha ve bu kez öncekilerden daha farklı yönleriyle ve daha güçlü bir vurguyla gündemde.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Merhum Özal&#8217;ın cumhurbaşkanlığından bu yana geçen çeyrek asra yaklaşan dönem boyunca, bu konu iktidar ve muhalefet arasında yer yer sert polemiklere konu olmuştur.</p>
<p>Bugün de yine doğru dürüst, derinlikli tartışmalar yerine polemikçi yaklaşımların öne çıktığı gözlenmektedir. Bunları bir ân için göz ardı ederek, başkanlık sisteminin ne olduğu üzerinde duralım.<span id="more-868"></span></p>
<p>Önce bir tespit: Başkanlık, tüm siyasî sistemler gibi, sâdece anayasal ve diğer hukukî kurallar ile tanımlanabilecek ve bundan ibâret sayılabilecek bir sistem değil. Bu bakımdan, sistemin hukukî yönlerini, sistemin gerektirdiği siyasî ve kültürel gelenekler ve toplumsal yapı özellikleriyle birlikte ele almak gerekmektedir.</p>
<p>Hemen bir tesbit daha: Başkanlık sistemi, hukukî açıdan, devlet başkanının güçlü bir konumda bulunması demek değil. Türkiye&#8217;deki tartışmalarda her zaman başkanlık denince &#8220;tek adam diktatörlüğü&#8221;ne yönelik bir &#8220;baskıcı&#8221; sistem anlaşılıyor ve tartışma da bu noktada sert polemiklere dönüşerek anlamını yitirebiliyor. Oysa bu doğru değil. Hattâ tam aksine, başkanlık, parlamenter sistemdeki &#8216;başbakan&#8217;dan daha güçsüz bir devlet başkanı öngörüyor.</p>
<p>Başkanlık sisteminde yasama organı, parlâmenter sistemde olduğu gibi halk tarafından doğrudan seçiliyor. Buna karşılık yürütme organı (yâni hükûmet) parlâmenter sistemde yasama organının içinden çıkıyor ve yasama organının denetimi altında bulunuyor. Bu denetim, koşullar oluşursa, yasama organının hükûmeti düşürmesi gibi bir sonucu da içeriyor. Buna karşılık yürütme organının da yasama faaliyetlerine örneğin &#8220;bakanlar kurulu tasarısı&#8221; biçiminde kanun önerileri getirmek suretiyle doğrudan etki etmesi mümkün ve genellikle sistem de bu etki altında işliyor. Başkanlık sisteminde ise yürütme &#8220;tek kişi&#8221;den, halk tarafından seçilen &#8220;başkan&#8221;dan ve onun tâyin edeceği, yasama organına karşı doğrudan sorumlu olmayan &#8220;sekreterler&#8221;den (parlâmenter sistemdeki &#8220;bakanlar&#8221;) meydana geliyor. Parlâmenter sistemde yürütme organının yasama organından &#8220;güvenoyu&#8221; alması gerekiyor, başkanlık sisteminde ise yürütme organı olan &#8220;başkan&#8221; için böyle bir zorunluluk yok.</p>
<p>Buna karşılık &#8220;sekreter&#8221; tâyinlerinde yasama organının (daha doğrusu bu organın bir bölümü olan &#8220;senato&#8221;nun) onayı gerekiyor. Bu onay, &#8216;başkan&#8217;ın sâdece önemli atamaları için değil, icraî önem taşıyan örneğin &#8220;bütçe&#8221; gibi pek çok tasarrufu bakımından da zorunlu.</p>
<p>Buraya kadar söylenenlere bakılarak, başkanlık sisteminde &#8216;başkan&#8217;ın, parlâmenter sistemdeki başbakandan daha güçsüz veya daha sıkı bir denetim altında olduğu ortaya çıkıyor. Burada, bir noktayı daha hatırlatalım.</p>
<p>Parlâmenter sistemde başbakan (koalisyon dönemleri hâriç) parlâmento çoğunluğunu elinde bulunduran siyasî partinin lideri olarak hem yürütmeyi hem de yasamayı kendi kontrolünde tutabiliyor. Bu nedenle iktidardaki konumu, ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger&#8217;in kırk yıl kadar önce Türkçeye tercüme edilmiş eserinin başlığında olduğu gibi, &#8220;seçilmiş kral&#8221; gibi nitelendirilebiliyor. Başkan ise yasama ve yürütmenin birbirinden (organik bağların kesilmesi anlamında) kesin olarak ayrıldığı bir &#8220;fren ve denge&#8221; sistemi içinde sürekli olarak yasama organının onayına tâbi işlemlerle siyaset icrâ etmek durumunda ve hem hukukî olarak hem de siyasî kültür özellikleri bakımından yasamayı kontrol etme gücüne sâhip değil.</p>
<p>Bu son noktayı biraz açalım. Başkanlık sistemindeki yasama-yürütme ayrılığı parlâmenter sistemdekinden farklı. Bu farklılığı ifâde etmek için zaman zaman, başkanlık sistemindekine &#8220;kuvvetler ayrılığı&#8221;, parlâmenter sistemdekine ise &#8220;görev (fonksiyon) ayrılığı&#8221; veya hattâ işbölümü gibi adlar verilebilmektedir. Bu terminoloji farklılığı, aslında iki sistemin özünde farklı bir mantığa dayandığını da göstermektedir. Başkanlık sistemi, kuvvetlerin kesin (organik) ayrılığını öngörürken, bunu özgürlüklerin korunması bakımından bir zorunluluk saydığı &#8220;fren ve denge sistemi&#8221;nin ifâdesi olarak düşünmüştür. Buna göre &#8220;bireysel özgürlük&#8221; en temel değerdir ve bu değere yönelik en büyük tehdit siyasî iktidardan gelmektedir. Bu nedenle, tek kişi iktidarının özgürlüğü tehdit etmesi ne kadar endişe verici bir ihtimal ise çoğunluğun zorbalığı da o derece endişe verici ve gerçek bir ihtimaldir. Dolayısıyla devlet iktidarının iki önemli parçasını oluşturan yasama ve yürütme birbirinden kesin olarak ayrılmalı ve bu suretle birbirlerinin özgürlüğü tehdit edecek aşırılıklarını denetleme ve dengeleme imkânına kavuşturulmalıdır. Bu, &#8220;özgürlük için denetleme/dengeleme&#8221; temeline dayanan kuvvetler ayrılığı anlayışı, ayrıca yasama organını da kendi içinde iki bölüme ayırmayı da içermiştir.</p>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Başkanlık sisteminin en canlı ve iyi işleyen örneği olan ABD&#8217;de örneğin yasama organı olan &#8220;Kongre&#8221;, Temsilciler Meclisi ile Senato&#8217;dan oluşmaktadır.Şimdi bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, yasama organının bu biçimde iki bölümden oluşması başkanlık sisteminin ayırt edici özelliği değildir.</p>
<p>Sistem başkanlık da olsa, parlâmenter de olsa veya bunlar arasında kalan bir alternatif olarak örneğin yarı-başkanlık biçiminde de örgütlense, yasama organında &#8220;senato&#8221; bulunabilmektedir. Örneğin parlamentarizmin beşiği olan İngiltere&#8217;de &#8220;Lordlar Kamarası&#8221;, Almanya&#8217;da &#8220;Bundesrat&#8221;, Fransa&#8217;da, İspanya&#8217;da ve İtalya&#8217;da senato vardır ama bu ülkelerin yarı-başkanlık olan Fransa dışında, hepsi parlamenter sisteme sâhiptir.</p>
<p>Bununla birlikte, senatosuz bir yasama organının başkanlık sisteminin gerektirdiği fren ve denge işlevini yerine getirmekte zorlanacağını söylemek mümkündür. Kanımca, &#8220;senatosuz parlâmenter sistem&#8221; olabilirse de aynı şeyi başkanlık sistemi için söyleyemeyiz. Daha kestirme olarak, senatosuz başkanlık sistemi olmaz veya olmamalıdır demek daha yerinde olacaktır.</p>
<p>Başkanlık sistemi için &#8220;senato&#8221; vazgeçilmezse, o zaman senatonun hangi esasa göre düşünülmesi gerektiğini konuşmamız gerekecektir. Bu konu Türkiye açısından özel olarak önemlidir ve 1961 Anayasası döneminde yaşanan Cumhuriyet Senatosu tecrübesinin değerlendirilmesini de gerekmektedir. Şu kadarını hemen söyleyeyim: Özgürlükçü yanları olan 1961 Anayasası&#8217;nda Senato, halk çoğunluğuna karşı devlet seçkinlerinin duyduğu güvensizliği ifâde eden vesâyetçi niteliği öne çıkan bir yapıdaydı. Bunu 1960 darbecilerinin &#8216;tabiî senatör&#8217; olarak mevcudiyetlerinde, cumhurbaşkanı kontenjanından atanan &#8220;kontenjan senatörleri&#8221;nde ve halk tarafından senatoya seçilebilmek için getirilmiş olan 40 yaşını bitirmiş ve yüksek öğretim görmüş olmak şartlarında görebilmekteyiz. Oysa bir siyasî sistem unsuru olarak senato, çağdaş demokratik cumhuriyetlerde özgürlüklerin siyasî iktidara karşı güvencesini oluşturan bir kurum niteliği kazanmıştır. Bu bakımdan Türkiye için de, eğer başkanlık sistemi düşünülecekse, bunun vesayetçiliğin değil özgürlüğün güvencesi olma temelinde yapılandırılacak bir senato ile birlikte düşünülmesi zorunludur.</p>
<p>Başkanlık sisteminin ana hatlarıyla ortaya konulabilecek kurumsal yapı özelliklerinin yanında, bir de sistemin içinde yer aldığı genel devlet anlayışı ve buna bağlı olan siyasî kültür özellikleri önemlidir. Demokratik ve özgürlükçü bir düzeni sürdürmek bakımından başarılı olduğunu kanıtlamış tek başkanlık sistemi olan ABD&#8217;nin bu başarısının altında bireysel özgürlüğü esas alan, adem-i merkeziyetçi, Kıt&#8217;a Avrupası&#8217;ndan farklı olarak gevşek disiplinli ve bireysel temsil esasına dayalı bir siyasî parti hayatına sâhip olmakla nitelenen bir siyasî kültürün yattığı sıklıkla vurgulanmış olan bir husustur. Türkiye&#8217;deki tartışmalarda bu boyutun da ihmâl edilmemesi gerekir. Acaba Türkiye&#8217;de böyle bir özgürlükçü siyasî kültür zemini var mıdır?<strong> Levent KÖKER/ZAMAN</strong></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/baskanlik-icin-anayasal-hazirlik-yeter-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deniz Gezmiş&#8217;in haksız idamı ideolojik idealini meşrulaştırır mı?</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/deniz-gezmisin-haksiz-idami-ideolojik-idealini-mesrulastirir-mi/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/deniz-gezmisin-haksiz-idami-ideolojik-idealini-mesrulastirir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 06:16:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Analiz</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=865</guid>
		<description><![CDATA[Bu senenin 6 Mayıs&#8217;ı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan&#8217;ın idam edilişinin 40. yıldönümüydü. Bu talihsiz insanların yakınları ve sevenleri idamların acısını her zamankinden daha fazla hissetti, yaşadı. İdam edildiklerinde 20&#8242;li yaşların başında olan üç genç çeşitli faaliyetlerle anıldı, hatıraları yâd edildi. Öyle görünüyor ki asla unutmayacaklar ve onları şahsen tanıyan veya haklarındaki kitaplardan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot"><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/daeniz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-866" title="daeniz" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/05/daeniz-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></a>Bu senenin 6 Mayıs&#8217;ı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan&#8217;ın idam edilişinin 40. yıldönümüydü.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Bu talihsiz insanların yakınları ve sevenleri idamların acısını her zamankinden daha fazla hissetti, yaşadı. İdam edildiklerinde 20&#8242;li yaşların başında olan üç genç çeşitli faaliyetlerle anıldı, hatıraları yâd edildi. Öyle görünüyor ki asla unutmayacaklar ve onları şahsen tanıyan veya haklarındaki kitaplardan bilgi edinen sevenlerinin gönüllerinde yaşamaya devam edecekler.<span id="more-865"></span> Bunun en önemli sebebi, hiç kuşkusuz, çok erken bir yaşta ve dramatik şekilde hayata veda etmeleri. Bir diğer sebep, haksız olarak, siyasi suçla ve hukukun zorlanmasıyla idam sehpasına çıkartılmaları. Gezmiş, Aslan ve İnan, bir demokratik hukuk devletinde olmaması gereken bir mantığa kurban edildiler. Suçları, anayasayı zor yoluyla değiştirmeye teşebbüs etmekti. Oysa, onların bunu yapmaya gücü yoktu; yani isteselerdi de itham edilen suçu işleyemezlerdi. Anayasayı ülkede zorla değiştirebilecek yegâne güç belliydi ve o, bunu 1960 ve 1980 darbelerinden sonra tamamen ve 1971&#8242;den sonra kısmen gerçekleştirdi. Kısaca, zamanın bu üç genç insanı siyasi bir suçla idam edildi, daha doğrusu katledildi. Birçok kişi ve çevre bu suça ortak oldu veya göz yumdu. Yargılamayı yapan mahkemeler âdil ve hukukun hâkimiyetine uygun değildi. Siyasiler açık veya örtülü olarak askerlerle işbirliği yapmaktan çekinmedi. Medya, idamları engelleyici bir yayın yapma cesaretini sergileyemedi. Böylece göz göre göre cinayetler işlendi.</p>
<p>Gezmiş, Aslan ve İnan&#8217;ın idamları haksızdı, cinayetti; ama bu idamlar üzerinden veya onlara atıfla gerçekleştirilen her yorumun haklı ve doğru olmadığı da açık. Ne yazık ki, tarihimizin bu acı olayı bir &#8220;ticari&#8221;, siyasi, ideolojik rant aracına dönüştürüldü. Bu isimler etrafında, samimi ve içten acıları çevreleyip boğan efsaneler oluşturuldu; cinayetler yalan ve yanlış birçok şeyi yeni nesillere benimsettirmek için araçsallaştırıldı. 1 Mayıs 1977 için efsaneler uydurmaya ve yanlışların üstünü örtmeye yönelik çabaların benzerleri bu olay için de sahnelendi. Bu, Türkiye insanlarına, özellikle heyecan yumağı gençlere zarar veriyor. Artık bazı şeylerin tartışılması, 1 Mayıs 1977 için yapılanın &#8220;darağacında üç yiğit&#8221; efsanesi etrafındaki ajitasyon ve kara propaganda için de tekrarlanması lazım.</p>
<p>Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı kesinlikle haksız ve gayri adildi. Ancak bu, onların bir dizi eyleminin hiçbir şekilde evrensel hukukta yeri bulunan ve faillerinin cezalandırılmasını gerektiren suçlara bulaşmadığını göstermiyor. Ne yazık ki bu insanlar banka soyma, adam kaçırma, darp, şiddet uygulama ve baskı-şiddet yoluyla eğitimi engelleme gibi suçlardan uzak kalmadılar. Bu suçlara hangi amaçla yöneldikleri onları suç olmaktan çıkarmaz. &#8220;Devrimciler bu suçları işlerlerse yargılanmazlar, zira onlar devrimci ve devrim iyi bir şey, ama mesela ülkücüler işlerlerse cezalandırılır&#8221; diyemeyeceğimize göre, suçları için yargılanmaları mukadderdi ve gerekliydi. Normal şartlarda birkaç sene ceza yer ve 1974 affıyla tahliye edilirlerdi. Sonra bir kısmı &#8220;devrimci faaliyetlere&#8221; devam eder, bir kısmı demokratik siyasete atılır, hatta bazıları, bu sefer 12 Eylül&#8217;ü kazasız belasız atlatabilirse, Özal&#8217;ın ANAP&#8217;ında politika yapardı.</p>
<p>Gezmiş ve arkadaşları, büyük fikir adamları, önemli teorisyenler de değildi. Heyecanı aklının önüne geçen, dünyanın diyalektik ve tarihsel materyalizm gereği sosyalizme doğru aktığına iman eden gençlerdi. Onlara göre Türkiye, kaçınılmaz olarak sosyalistleşecekti, erken davranıp Türkiye&#8217;nin Lenin&#8217;i olmak en iyisiydi. Bu yolda şiddet kullanmak tamamen meşruydu. Şiddeti sadece kaçınılmaz bulmuyor, aynı zamanda seviyorlardı. Düşünce dünyalarında &#8220;silahlı propaganda&#8221; ve silah yoluyla siyasi amaçlara ulaşma gayet olağandı. 1960&#8242;lar, sosyalizmin yayılma dönemiydi ve özellikle Vietnam, dünyanın her yerinde devrimci gençlerin gönlünde çiçekler açtırıyordu. Türkiye&#8217;nin şiddet kullanma metodunu benimseyen ana devrimci örgütleri bu dönemde kuruldu ve bunların önderlerinin Vietnam benzeri bir iç savaşın devrimciler tarafından kazanılacağına inancı tamdı.</p>
<p>Gezmiş ve arkadaşları aynı zamanda ulusalcı ve Kemalist&#8217;ti. Bir kısmı komünist devrim öncesinde Milli Demokratik Devrim&#8217;i (MDD) şart görmekteydi. Asıl itirazları Kemalist baskı rejimine değildi, emperyalizm ve kapitalizm adını verdikleri canavarlaraydı. Ülkücülerle aralarında fazla bir fark da yoktu; çoğu ülkücü de daha ulusal çaplı ve &#8220;yerel&#8221; referanslı bir sosyalizme zaten teşneydi. (Ülkücü-Devrimci kardeşliğini ilk olarak ben ve Prof. Dr. Mustafa Erdoğan 25 yıl önce söylemeye başladık, şimdi bu fikir-tespit neredeyse orta malı hâline geldi.) Nitekim, sosyalizmin çökmesinden sonra birçok sosyalist ulusalcılığını daha net bir şekilde sergilemeye başladı; faşizmin sol kanadında yer tutup sağ kanadına göz kırpmaya koyuldu.</p>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Gezmiş ve arkadaşları, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi verdiklerini söylemekteydi ama ne bunların ne olduğu ne de aralarında nasıl bir ilişki bulunduğu konusunda yeterince net ve bilgiliydi. Özgürlüğün bağımsızlıkla aynı veya onun sonucu olmadığının en büyük ispatı 1960&#8242;lardaki sosyalist dünya olmasına rağmen genç devrimcilerde ne bunu görecek göz ne de kavrayacak teorik donanım vardı. Özgürlük dillerinde şarkı olmuşsa da, başarılı olup hedefledikleri rejimi kursalardı, özgürlüğün tam katili olacak ve kendilerinin kullandığı kadar özgürlüğü bile mumla aratacak bir despotizmin tesisine katkıda bulunmuş veya aracılık etmiş olacaklardı. Zira, bu, bağlandıkları felsefenin doğal ve kaçınılmaz sonucuydu.</p>
<p>Bugün çeşitli ortamlarda Gezmiş ve arkadaşları &#8220;davaları için ölüme gitmiş&#8221; olmakla da övülüyor. Bu bir ölü sevicilik değilse, aydınlatılması gereken birkaç nokta var. Uğruna ölüm göze alınan her dava yüce midir? Eğer öyleyse davaları uğruna ölümü seçen faşistlere, masum insanları katleden nasyonal sosyalistlere bakarak onların davalarını da yüceltmeli miyiz? Ya uğruna ölüm göze alınan davaların kendileri yanlışsa ve bu yanlışlık, tarih ve teori tarafından ispatlanmışsa?</p>
<p>Gezmiş ve arkadaşlarının haksız ve adaletsiz idamlarını ve sorumlularını her vicdan sahibi insanın kınaması gerekir. Ama bunu yapan vicdan gerçek bir vicdansa, siyasi amaçlarla suç işlenmesine, şiddetin yüceltilmesine ve üç gencin canı üzerinden insanlığa felaket getirmiş bir ideolojik pozisyonun aklanıp tahta oturtulmasına da itiraz etmesi beklenir. ZAMAN</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/deniz-gezmisin-haksiz-idami-ideolojik-idealini-mesrulastirir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ZAMANAŞIMI VE SİVAS</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/zamanasimi-ve-sivas/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/zamanasimi-ve-sivas/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Mar 2012 14:56:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Ömer Ağdoğan</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=861</guid>
		<description><![CDATA[2 Temmuz 1993… Bu tarih sık sık çeşitli vesilelerle yazılı ve görsel basın tarafında gündeme getiriliyor ve unutturulmamaya çalışılıyor. Zaten bizlerin de unutmak veya unutturmak gibi bir derdimiz de yok. Ancak bazı kesimler durumdan vazife çıkararak böyle bir vehme kapılmışlar ve bilvesile meydanlara çıkarak “Unutmayacağız! Unutturmayacağız!” sloganları atıyorlar zaman zaman kolluk kuvvetleri ile çatışmayı dahi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2 Temmuz 1993…</p>
<p>Bu tarih sık sık çeşitli vesilelerle yazılı ve görsel basın tarafında gündeme getiriliyor ve unutturulmamaya çalışılıyor. Zaten bizlerin de unutmak veya unutturmak gibi bir derdimiz de yok. Ancak bazı kesimler durumdan vazife çıkararak böyle bir vehme kapılmışlar ve bilvesile meydanlara çıkarak <strong><em>“Unutmayacağız! Unutturmayacağız!”</em></strong> sloganları atıyorlar zaman zaman kolluk kuvvetleri ile çatışmayı dahi göze alabiliyorlar. İşte en son <strong><em>“Sivas Davasının zaman aşımına uğraması”</em></strong> davası nedeni ile geçtiğimiz haftalar bu tarih ve bu konu gündemden hiç düşmedi.</p>
<p>2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ta meydana gelen olayları anlayabilmek için öncelikle 1993 Türkiye’sinde cereyan eden olayları iyi analiz etmek gerek.</p>
<p>Körfez Savaşı’nın sona ermesinden sonra, bölgedeki boşluktan istifa ederek bölgede konuşlandırılan Çekiç Güç’ün de lojistik desteği ile çok güçlenen PKK ise, TSK’ ya karşı pek çok silahlı eylemler düzenledi.<span id="more-861"></span> 1990–1993 sürecinde, 25 civarında Jandarma karakoluna yapılan saldırıda, 250’ye yakın güvenlik güçlerine mensup vatan evladı şehit düştü. Bu yıllarda Çekiç Güç’e karşı çıkanlar, peş peşe suikast ve şüpheli ölümlerle hayatlarını kaybedecekti. Bingöl-Elazığ karayolunda korumasız yola çıkarılan 33 erimizin şehit edilişi, Sivas ve Başbağlar olayları, yine 1993 yılının en karanlık olaylarındandır.</p>
<p>Sivas Olaylarının PKK ile bağlantısı geçen yılsonunda ortaya çıkan kamera görüntülerine takılan örgüt militanlarının tespitinden sonra netlik kazanmıştır ama hala olayın bu yönde irdelendiğini zannetmiyorum. Öyle ki Sivas’ta her zaman masum olarak zikrettiğimiz 37 insanımız can verirken PKK derhal Erzincan’ın Kemah İlçesi’nin Başbağlar Köyünde 36 insanımızı hunharca katlederek, Madımak Otelinde ölenlerin intikamının alındığını açıklıyordu.</p>
<p>Uğur Mumcu, Ahmet Cem Ersever ve Eşref Bitlis suikastları gibi karanlık suikastlar, 33 er olayı, Sivas Olayları ve Başbağlar katliamı halen aydınlatılamamıştır. İç savaş tahrikçileri, Sivas ve Başbağlar olayıyla Alevi-Sünni çatışması çıkarıp, toplumu cepheleştirmek ve kamplaştırmak istemişlerdir.</p>
<p>Sivas ve Başbağlar olaylarının birçok örneğini, Türkiye, 12 Eylül 1980 öncesi de acı bir şekilde yaşamıştır.</p>
<p>2 Temmuz 1993 Sivas olayları, 5 Temmuz 1993 Başbağlar Katliamı, 12 Eylül öncesi provakatif olayların devamıdır. 12 Eylül öncesi uygulanan senaryo, 1993 sürecinde de aynen uygulanmıştır.</p>
<p>Türk kamuoyu, 1993 sürecinde PKK ile birlikte Hizbullah’ı da konuşacaktı. Hizbullah, PKK ile girdiği çatışmalar ve yapmış olduğu siyasal cinayetlerle gündeme gelecekti.</p>
<p>1992 Eylül’ünde başlayan darbe söylentileri, dış basında da yer alıyordu. Washington ve batı merkezlerinde, <strong>“darbe”</strong> ile ilgili konuşmalar ve Türkiye üzerine toplantılar yapılıyordu. Ankara’daki, özellikle ABD ve diğer batılı ülkelerin büyükelçileri, diplomatları bağlı oldukları ülkelerin dışişlerine raporlar gönderiyordu.</p>
<p>1993 yılının gündemi incelendiği vakit görülecektir ki, belli mahfillerde hazırlanılan projelerin uygulama alanı olarak Anadolu seçilmiş ve uygulamak içinde 1993 yılı milat seçilmiştir. 2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ta yaşanılan ve Sivas’a yaşatılanlarda bu karanlık mahfillerin projelerinden sadece birisidir.</p>
<p>O günü gözlemleyerek yaşamış bir kişi, bir Sivaslı olarak ben ve benim gibi Sivas’ta yaşayan ve yaşayacak olanlar hep sustu ve birileri konuştu. Birilerinin haricinde kalanlar ise hep konuşulanları dinlediler.</p>
<p>Sivaslılar bu konuda seçilmiş birer kurban olmalarına rağmen, yıllarca iftira ve hakarete uğradılar. Karşı tarafın yaşadığı acılara hürmeten hep sustular, iftira ve hakaretlere cevap dahi verme lüzumunu görmediler.</p>
<p>Bu olayın en trajikomik yanı ise BBP’lilere düştü. Zira o gün ölen sayısının 2 ile çarpılmamasının tek kahramanı onlar olmalarına rağmen yıllarca insaftan ve vicdandan yoksun bir şekilde kurtardıkları kişilerin mensubu olduğu fraksiyonlar tarafından olayların baş sorumlusu olarak gösterilme şerefsizliğine muhatap oldular ve bu kara propaganda zaman zaman BBP’nin karşısına çıkıyor.</p>
<p>Bugün olmuş bu konudaki yanlış söylem ve bilgilendirmeler de hala devam etmektedir. 07 Mart 2012 tarihinde günlerde CNN Türk TV’de Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp’ün de katıldığı Ahmet Hakan Coşkun’un sunduğu bir programda otelde ölen Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Ataklı BBP’nin bu kurtarma hadisesinden söz açılınca <strong><em>“Bundan üç yıl evvel anma etkinlikleri sırasında BBP’den bize şişe atmışlardı, biz bunu dahi dillendirmiyoruz”</em></strong> diyebilmişti. Bundan iki yıl evvel BBP’den onlara şişe atılması ihtimali sıfırdır. Zira Madımak Oteli ile BBP binası şişe atılacak kadar yakın değildir ve kaldı ki bahsi edilen ve <strong><em>“Gülerek yaktın, donarak öldün”</em></strong> dövizinin açıldığı o anma etkinliklerinde BBP teşkilatları o gün için açılmama kararı ile kapalı bulunuyordu. Burada o kişinin kasıtlı olduğunu da zannetmiyorum zira CHA Muhabirinin geçtiği yanlış bir haberi BBP yetkilileri ne kadar düzeltmek istemişlerse de görünen o ki medyanın gücü etkin olmuş ve bu yanlış bilgiyi düzeltememişlerdir.</p>
<p>Yine Zeynep Altıok Ataklı BBP’den kurtarılma hadisesi için ise, <strong><em>“eğer BBP’liler oteldekiler partiye ilk girmek istediklerinde buna müsaade etmiş olsalardı biz bugün başka şey konuşacaktık, saatlerce gelenleri partiye almadılar”</em></strong> gibi yıllarca kullanılan klişe bir laf etti. Bu da yanlış idi. Zira saatlerce alınmama hadisesi diye bir konu yok. Binanızın dışında bir olay var kan basıncınız en yüksek seviyede ve siz ön tarafta otururken arka odalardan gelen bir şangırtı ile irkiliyorsunuz. Sizden başka iki arkadaşınızla üç kişisiniz. Bakıyorsunuz ki onlarca kalabalık, onlarca insan sizin mekânınıza ve mahreminize girmek istiyorlar.</p>
<p>İlk tepkiniz ne olurdu?</p>
<p>İşte saatlerce alınmama mevzuu bundan ibarettir. İlk şaşkınlık, tereddüt, görevli olan arkadaşların dışarıya çıkmadıkları için konunun ciddiyetine yeterince vakıf olmamaları ve il başkanının konudan haberdar edilerek partiye çağrılması arasında geçen o dakikalar saatlerle ifade edilebiliyor.</p>
<p>Bu programda otelde ölenlerin yakınlarının avukatı olan bir başka bayan da o gün olaya katılan olayı seyreden 15.000 kişi olduğunu ancak bu 15.000 kişi içerisinden sadece ve sadece 167 kişinin mahkeme önüne çıkarıldığından şikâyet etti ve orada bulunan 15.000 kişinin de suçlu olduğunu iddia etti.</p>
<p>Mahkemeye çıkartılanların sayısı yeterli idi yetersiz idi bu hukukun alanına giren bir mevzuudur. Ama evvela şunun altını çizmek gerekir ki; Madımak Otelinin önü Eski Belediye Sokak ve Cumhuriyet Caddesinin oteli gören bölümüne üst üste beş kat insanı hınca hınc yerleştirseniz o mekân 15.000 kişiyi almaz alamaz. Sırf bu ifade bile bu konuda <strong><span style="text-decoration: underline;">müdahil tarafın ne kadar yanlış bir bilgi kaynağına sahip olduğu</span></strong>nun göstergesidir.</p>
<p>Olay tarihten kısa bir zaman önce Türkiye Gazetesindeki köşesinde Sayın Yavuz Bülent Bakiler’in bir yazısını okumuştum. O yazıda <strong><em>“Kalabalıkların aklı ve mantığı olmaz, isteyen bir kişi toplanmış bir kalabalığa her şeyi yaptırabilir ve bu yüzden ben kalabalıklardan çekinirim”</em></strong> mealinde bir şey anlatıyordu.</p>
<p>Olay günü hiçbir siyasi parti veya örgütün ad ve amblemini taşımayan bildiriler elden ele dolaşırken, Bolucan bölgesinde görülen PKK aynı gün güvenlik güçleri ile çatışmaya giriyor Sivas Merkezinde bulunan Özel Harekât Birlikleri ve Jandarma Birlikleri olay yerine kaydırılmak zorunda bırakılırken şehir güvenlik ve asayiş olarak zayıf bırakılıyordu. Burada altı çizilmesi gereken bir başka önemli nokta da PKK’nın o günlerdeki bölge sorumlusunun mezhepsel kimliği ve akrabalık bağlarıdır. Bu kişi bölgede <em><span style="text-decoration: underline;">Alişar kod adı ile eylemlerde bulunan o gün ki SHP Sivas Milletvekili’nin öz yeğeni Yücel Halis</span></em>’tir.</p>
<p>İşte o gün orada ne olduğunu öğrenmek adına Abdi Ağa Konağının (Uzunyol Caddesi tarafında) önünden polisler tarafında sırt sıvazlanarak ve <strong>“yiğidim, aslanım, koçum”</strong> lafları eşliğinde AKM önündeki kalabalığa karıştırılan pek çok Sivaslının aklına ne geldi bilemem ama benim ilk aklıma gelen bu yazı idi. Zira gereğinden fazla kalabalık vardı ve bu kalabalıkta giderek artıyordu. Bilinçaltımda kalan <strong><em>“kalabalıkların aklı ve mantığı yoktur”</em></strong> ifadelerine içinde bulunduğum kalabalıktan yükselen <strong><em>“Haydi Alibaba mahallesine gidelim”</em></strong> narasına sürü psikolojisi ile gösterilen biat beni de sayın yazar gibi ürkütmüştü.</p>
<p>Anladım ki gerçekten de kalabalıkların aklı ve mantığı yoktu ve yönlendirilmeye ve de kullanılmaya açıktılar.</p>
<p>Orada o cürümü işleyenler kadar o kalabalıkta bulunanlar ve o trajediye karşı çıkmak gerekirken alkış tutanlar da suçlu idi muhakkak. Ancak burada en büyük suç, günler evvelinden şehirde yaşanan gerginliği ve gerilimi sezemeyen, bu gerginliğe ve gerilime rağmen bir gece evvel AKM’de ki açılışta <strong>“devrim şehitleri”</strong> için saygı duruşunda bulunan, Sivaslı’nın hassasiyetini hiçe sayarak yine bir gece önce gece yarısı AKM’nin önüne <strong>“Pir Sultan Abdal Heykelini”</strong> diktiren, olay günü provoke olmaya müsait o kadar kalabalığın toplanmasına müsaade eden ve toplandıktan sonra gerekli emir ve direktifleri vermeyerek o kalabalığı dağıtma basiret ve becerisini gösteremeyen bu şehre ancak kütüphane müdürü olabilecek bir kişiyi vali olarak tayin eden idarecilerdedir.</p>
<p>Sivas’ın yapısını dahi tahlil edemeyen Vali Ahmet Karabilgin kendisine 12 Haziran 1993’te emniyetin ilgili birimleri tarafından sunulan <strong><em>“Pir Sultan Abdal Şenliklerinin şehir merkezinde yapılması halinde olay çıkabileceği ihtimalinin yüksek olduğu”</em></strong> bilgisini içerir rapora bile itibar etmemiştir.</p>
<p>1991 Genel Seçimlerinden sonra kurulan DYP-SHP Koalisyon Hükümetinin SHP kontenjanından, SHP’nin Sivas’a vali olarak atadığı Ahmet Karabilgin için o gün ki Sivas kamuoyunda konuşulan laf  <strong><em>“Ahmet Karabilgin Sivas’a özel olarak veriliyormuş. Refah Partisi’nin Sivas’taki yükselişini durdurmak için SHP milletvekilleri Karabilgin’de ısrarlılarmış”</em></strong> şeklindeydi.</p>
<p>Kimdi bu SHP Milletvekilleri; Ziya Halis ve Azimet Köylüoğlu…</p>
<p>SHP’nin Alevi kökenli birer dönemde Bakanlık yapmış iki milletvekili.</p>
<p>Madımak Hadisesi’nin kimleri sindirmek için yapıldığı söyleniyor hala? Alevileri.</p>
<p>El insaf!&#8230;</p>
<p>İcra makamında oturan kişiyi getirenlerle, katliama(!) maruz kalan kişilerin göbek bağı yıllarca neden görülmedi veya gündeme getirilmiyor.</p>
<p>Zaman aşımı mevzuunda CHP’nin yaptığı feveranı da hayretle izliyorum. Olay olduğu vakit ve olaydan sonraki yaklaşık 2 yıl sizler iktidarın bir tarafında değil miydiniz?</p>
<p>Övünerek Adalet bakanlığına MHP’lilerin değil de, ilerde önlerini açmak üzere SHP’lilerin alındığı Sosyal demokrat bakanlarca zikredilmedi mi?</p>
<p>Olay zamanı SHP’li Seyfi Oktay Adalet Bakanlığı makamında bulunmuyor muydu?</p>
<p>Neden failleri bulup da yargı önüne çıkartmadınız?</p>
<p>Neden Madımak Hadisesinin akabinde vukuu bulan Başbağlar Olayının failleri yakalandığı halde serbest bırakıldılar da bugün hala ortada bu hain baskın nedeni ile cezaevinde yatan tek bir isim yoktur?</p>
<p>Burada müdahil tarafın haklı isyanı <strong><em>“Ölülerimizi yarıştırmayalım”</em></strong> sözünü haklı bulmakla birlikte adaletin tek taraflı tecellisini de görmek durumundayız.</p>
<p>Yani demem o ki bu gündem maddesinde en çok taksiratı olan kesim burada yazdığım veya yazamadığım pek çok nedenlerden dolayı bugün siyasi olarak sesini en çok yükselten ve en çok hırçın olan kesimdir.</p>
<p>Ahmet Karabilgin’in Sivas’a atanması belli bir planın uygulanmasına matuf idi. Zira Banaz Köyünde 1992 yılındaki kutlamalara katılarak bir ilki gerçekleştirmiş ancak bu durum Valinin Sivas’ta tarafsızlığını tartışmalı hale getirmişti. Ogün vali bir sonraki yıl şenliklerin şehir merkezinde yapılacağı sözünü vererek 2 Temmuz 1993 günü meydana gelecek olayların alt yapısını hazırlamıştı.</p>
<p>Birileri bu şenliklerin Sivas şehir merkezinde yapılmasını bir rövanş alma, bir hesaplaşma olarak görüyordu. Bu niyet ve düşünceyi en iyi 1 Temmuz 1993 Perşembe günü akşamı AKM’de yapılan açılış merasimindeki görevli sunucunun Vali Ahmet Karabilgin’i kürsüye davetinde görürüz; <strong><em>“Kötülerin kötülükleri kendi yanına kalır mı? Kalmaz! Kalmadığı şuradan belli, Bundan 400 yıl evvel Sivas Valisi Hızır Paşa, Pir Sultan’ı idam ettirdi. Ama bugün aynı makamda bulunan Sivas Valisi Sayın Ahmet Karabilgin, Pir Sultan için konuşacak. Tarihin tecellisine bakın!”</em></strong></p>
<p>Konumuza tekrar dönecek olursak Valinin korktuğunu ve ürktüğünü o gün onunla yüz yüze gelen konuşan herkes ifade ediyorlar. Böyle korkak birinin Sivas gibi bir şehre vali olarak gönderilmesi bile bu olayın çok önceden bir yerlerde, birileri tarafından tezgâh edildiğinin göstergesidir.</p>
<p>Kaldı ki olayın bir döneminde zaten kalabalık dağılmış herkes işine gücüne bakar olmuştu. Bu anlatacağım iddia değil o gün bizzat yaşananlardan ibarettir. O tarihte Sivas’ta Cuma namazı saat 12.43’te başlar. Cuma vaazının uzaması, ilk sünnetin kılınması, hutbe okunması, farzın kılınması, son sünnetin kılınması vs. hesap edilirse camilerin dağılış saati takribi 13.30’u bulur. İşte burada yapılan ilk nümayiş AKM’nin önünde başlamıştı, oradan Valilik Binasının önüne gelen kalabalık Madımak Otelinin önüne indi ve oradan da Paşa Camiinin önündeki 4 yol ağzına gelindi ve yapılan telkinlerle herkes dağıldı. Bu anlattığım olay en fazla bir bilemedin 1,5 saat sürmüştür. Yani ilk nümayişin bitiş saati 15.00 gibi idi. 15.30 sıralarında Madımak otelinin yakınında bulunan bir bankaya işim dolayısı ile gittiğimde sadece 5–10 kişilik bir sivil vatandaş gurubunun Madımak Otelini izlediğini ve bir manga askerinde çapraz tutuş silahla Madımak Otelinin girişi olan Eski Belediye Sokağını kestiğini gördüm. Yani birileri istese idi ikinci nümayişin başlangıcı olan 17.30–18.00 saatlerine kadar oradaki insanları çok rahatlıkla tahliye edebilirlerdi. Durum ve şartlar buna çok müsaitti.</p>
<p>Şimdi evvela devletin o gün ki yetkilileri bu 2–2,5 saat içinde durum ve şartlar müsait iken neden oteldekilerin tahliye edilmediklerinin hesabını vermelidirler.</p>
<p>Sonrasında ise ilk nümayişin bitim yeri olan Paşa Camii önünde kalabalık dağılırken birilerinin koluna girerek <strong><em>“Aziz nesin otelde arkadaşlarınızı alın ve oraya gidin”</em></strong> diye ortalıkta dolaşan beli silahlı kişilerin kimler olduğu ortaya çıkarılmalıdır.</p>
<p>Daha sonra o gün ki hükümette Başbakan Yardımcısı olan Sayın Erdal İnönü’nün ifade ettiği iddia edilen  <strong>“gaz alma”</strong> ifadeleri netlik kazanmalı ve bu gazın neden Sivas’ta alındığını da bugün hayatta bulunan o gün ki hükümet yetkilileri açıklamalıdır.</p>
<p>Olayların bitişinde bile polis Sivaslı olmadıkları her hallerinden belli olan tek kişiyi dahi gözaltına alamamıştı. Buna rağmen kalabalığın dağıtılmasına müteakip sokaklarda polis tarafından insan avı başlatılmış ve koşarak evlerine gitmek isteyen insanlar fail sıfatı ile alakasız bir şekilde gözaltına alınmaya başlanmıştı.</p>
<p>Olaydan sonraki müteakip günlerde de Alibaba mahallesine konulduğu iddia edilen bir ihbar tahtası ve Aydınlık Gazetesinin neşriyatı dikkate alınarak tutuklamalar gerçekleştiriliyordu. Birileri nerede kurulduğu bizim tarafımızdan meçhul olan tahtaya bir isim yazıyor, ertesi günü bu isim Aydınlık Gazetesinde neşredildikten sonra tutuklama gerçekleşiyordu. Suçlu suçsuz bakılmaksızın kurulan bu sistemde pek çok Sivaslı haksızlığa uğramış ve aylarını yıllarını tutuklu olarak cezaevinde geçirmiş pek çoğu haksız yere yattığı cezaevinden beraatla çıkmış, pek çoğu da suçsuz olduğu halde suçsuzluğunu ispat edemediği için ceza alarak yıllarca cezaevinde kalmışlardır.</p>
<p>Bu olaydaki karanlık hala aydınlatılamamıştır. Zira otelde öldüğü iddia edilen 37 kişinin içinde silahla vurulduğu iddia edilenlerin sayısı hiçte azımsanmayacak ve olayı başka boyutlara taşıyabilecek bir iddia iken bunun hala bugüne kadar iddia olarak kalmasının sebebi verilmeyen otopsi izinleri değil midir?</p>
<p>Sivaslı olmadıkları belli olan ve AKM önünde fitili ateşleyen gurubun kamera görüntüleri olay gecesi akşamı TV’lerde bir süreliğine gösterildiği halde olaydan sonraki günlerde ve bugüne kadar bir daha o görüntülere rastlanılmamıştır.</p>
<p>Hatta bu kişiler Madımak Oteli önündeki otomobili ters çevirip benzin deposuna çakmağı çaktıkları görüntüleri dahi hatırlıyorum. Arif Sağ’ın olduğu iddia edilen beyaz renkli bir otomobil o kalabalık içerisindeki bir gurup tarafından ters çevrilmiş ve akaryakıt deposundan akan benzine çakmak çakılmış otomobilin yanışı seyredilirken ters esen bir rüzgâr alevleri camları kırılan otelin perdelerine yöneltmiş ve perdelerin alev alması ile otelin yanma hadisesi başlamıştı.</p>
<p>Ama gelin görün ki olay günü akşamı yayınlanan bu görüntüler bir daha meydana çıkarılmadı. Ne zaman konu ile alakalı bir görüntü verilse program yapılsa hep Madımak Oteli önündeki kalabalığın arka taraftan çekilen görüntüleri kullanıldı.</p>
<p>O gün bu insanlara <strong><em>“dumandan boğularak öldüğüne”</em></strong> dair rapor verip bu raporu imzalayan sağlık personeli büyük bir vebal altındadır ve bu vebalin hesabını bu dünyada hallettikleri hissi ile öteki dünyaya vardıklarında ne yapacaklarını hiç düşünüyorlar mı acaba?</p>
<p>Sivas ve Sivaslılar Pir Sultan Abdal Şenlikleri, Pir Sultan Abdal Heykeli ve Aziz Nesin kullanılarak küresel güçlerin senaryosunu yazdığı bir oyunun kurbanı edilmişlerdir. Türkiye ve dünya kamuoyunda yazılı ve görsel meydanında yanlış ve tavırlı yayınları ile Sivas diri diri insanların yakıldığı yer, Sivaslılarda diri diri insan yakanlar olarak yaftalandılar. Haksızlığa ve gadre uğradılar ancak yazımın başında da belirttiğim gibi karşı tarafın acısına hürmeten vermesi gereken cevapları ve tepkileri vermediler. Ama son yıllarda ortaya konulan bulgular gösteriyor ki, tertip noktasında konunun Sivas ve Sivaslılar ile uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır. Sivaslılar sadece kalabalık psikolojisinin kurbanıdırlar.</p>
<p>Bugüne kadar Sivaslı çok ceza çekmiş, bedel ödemiştir. Artık devlet bu konuda asıl faillerin de cezalarını bulmalarını sağlamalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAK</strong></p>
<p>* 1993 Örtülü Darbe / Hakkı ÖZNUR</p>
<p>* Madımak Olaylarının İçyüzü – Figüran Aziz Nesin / Fikret ÜNSAL</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/zamanasimi-ve-sivas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Alperen Ocakları&#8217; fesh edildi</title>
		<link>http://www.yenihafta.org/alperen-ocaklari-fesh-edildi/</link>
		<comments>http://www.yenihafta.org/alperen-ocaklari-fesh-edildi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2012 16:02:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yh_yonetici</dc:creator>
		
	<dc:subject>Gündem</dc:subject>
	<dc:subject>Manşet</dc:subject>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yenihafta.org/?p=856</guid>
		<description><![CDATA[Ülke genelinde, faaliyetlerini sürdüren &#8216;Alperen Ocakları&#8217; fesh edilerek yerine Alperen Ocakları Eğitim Kültür Vakfı kuruldu. Ankara merkezli çalışmalarını sürdürecek Vakfın yeni genel başkanı Ahmet Kürşad Parlak oldu. Alperen Ocakları Genel Başkanı Hasan Hüseyin Bozok, yeni genel Başkan Ahmet Kürşad Parlak&#8217;a (başkanlığı) devir teslim töreninde yaptığı açıklamada, İçinde bulunduğumuz asrın, &#8220;Sivil Toplum Örgütleri&#8221; nin cemiyet hayatında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/03/alperen.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-857" title="SAMSUNG DIGITAL CAMERA" src="http://www.yenihafta.org/wp-content/uploads/2012/03/alperen-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Ülke genelinde, faaliyetlerini sürdüren &#8216;Alperen Ocakları&#8217; fesh edilerek yerine Alperen Ocakları Eğitim Kültür Vakfı kuruldu. Ankara merkezli çalışmalarını sürdürecek Vakfın yeni genel başkanı Ahmet Kürşad Parlak oldu.</p>
<p>Alperen Ocakları Genel Başkanı Hasan Hüseyin Bozok, yeni genel Başkan Ahmet Kürşad Parlak&#8217;a (başkanlığı) devir teslim töreninde yaptığı açıklamada, İçinde bulunduğumuz asrın, &#8220;Sivil Toplum Örgütleri&#8221; nin cemiyet hayatında çok aktif hale geldiği bir dönem olduğuna dikkat çekti. Bozok törende yaptığı konuşmada, &#8220;Uygar ve ileri ülkelerde, toplumsal konuların şekillenmesinde sivil örgütlerin öneminin büyük olduğu gerçeği göz ardı edilemez.<span id="more-856"></span>  STK&#8217;ların önemini kavrayan ve hayatın her kesitinde bu örgütlerin önemini bilerek hareket eden ülkeler müreffeh hale gelmişlerdir. Demokratik, hukuk ve insan haklarına sahip çıkan ülkeler olmuşlardır.&#8221; dedi</p>
<p>Vakfa dönüştürülen Alperen Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı&#8217;nın yeni genel başkanı Ahmet Kürşad Parlak ta, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada,  &#8220;Nizam-ı Alem Ocakları olarak yola çıkan ve daha sonra Alperen Ocakları adını alan Ocağımız; necip Türk milletinin milli ve İslami değerlerine sahip çıkmaya devam edecektir. Ocağımızın mazisinden geleceğe taşıdığı bu vasıflarını her mahfilde seslendirmeye ve şekillendirmeye gayret edip, &#8216;bir elinde bilgisayar, diğer elinde ise Kur&#8217;an ile hareket etmeyi şiar edineceğiz.  Ocağımızın kuruluşundan bugüne kadar görev yapmış, değerli katkıları olmuş saygı değer ağbilerimi ve kardeşlerimi Vakıflaşan bu nadide yerimizde İstişarelerimize ve ülkemizin kara bahtlı maderini yenmeye çağırıyorum. Kurumsal olmanın gereği olan ilkeli ve bir müessese olmanın şartlarının nüfus etmesi için birlikte olmaya çağırıyorum. Allah yar ve yardımcımız olsun&#8221;diye konuştu.</p>
<p>Eski genel başkan Hasan Hüseyin Bozok&#8217;un,  Kur&#8217;an ve Bayrak vererek kutladığı ve hayırlı olsun temennilerinde bulunduğu Ahmet Kürşad Parlak sözlerini şu şekilde sürdürdü:</p>
<p>&#8220;Vakfa dönüştürülen Alperen Ocakları misyonundan ve vizyonundan bir şey kaybetmeden, üzerine birçok faaliyet koyarak daha kurumsal bir yapı ile yoluna devam edecektir. Kırmadan, dökmeden toplumun her kesimini istisnasız kucaklayarak; küskünlüğe ve dargınlığa mahal vermeksizin çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.</p>
<p>Kendi iç dünyasında yaşayan ve mensubu olduğu milletin değerleriyle barışık bir nesil yetiştirme gayesi güden; kurulduğu günden bu yana hedefi bu olan Ocağımızın, bundan sonraki serencamı da öyle olacaktır. Milli ve İslami hassasiyetleri olan, günümüzdeki girift meselelere yerli, milli bakışı olan hemen hemen herkesi Vakfımızda ağırlamaya, ilim ve irfan yuvası olacak, münevver ve şahsiyetli kadroların çıkacağı umudu ve birikimine çağırıyorum.</p>
<p>Ebedi lider, şehit Muhsin Yazıcıoğlu&#8217;nun çizdiği yoldan sapmadan, Allah ve Resul&#8217;ünü mutlak hakikat tanıyarak, ecdadın erdemli yolundan çıkmayacağız. O ulvi ve seciyeli insanların daha önce taşımış oldukları İ&#8217;la-yı Kelimetullah için Alem&#8217;e Nizam vermenin adı olan bayrağı daha üst noktalar getirmek boynumuzun borcudur. &#8221;</p>
<p>Bu arada, Bahçeşehir Üniversitesi&#8217;nin davetlisi olarak İstanbul&#8217;da bulunan BBP Lideri Mustafa Destici yeni genel başkan Parlak&#8217;ı telefonla arayarak, &#8220;hayırlı olsun. Allah utandırmasın&#8221; dedi.</p>
<p>Ankara 1982 doğumlu Ahmet Kürşad Parlak,  ilk, orta ve lise tahsilini Ankara&#8217;da yaptı. Lise yıllarında Alperen Ocakları Genel Merkezi&#8217;nde faaliyetlere katılan Parlak, Konya Selçuk Üniversitesi Kamu Yönetimi (2005) mezunudur. Yüksek Lisansını aynı üniversitede &#8220;Siyaset ve Sosyal Bilimler&#8221; konusunda yaptı. Hali hazırda Konya Selçuk Üniversitesi’nde “Yönetim ve Organizasyon” adlı mastırını yapmaktadır.Ankara&#8217;da ikamet etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yenihafta.org/alperen-ocaklari-fesh-edildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

