Bu ülkenin aydınlarının en çok alışkın oldukları, kavramları kendi istedikleri gibi kullanabilecekleri yanılgısıdır.
“Biz kullanıyoruz ya, doğrusu budur” yaklaşımını düzeltmek, bir anlamda insanlara bilmedikleri bir dilden dert anlatmak kadar zordur.
Millet, tarihsel gelişme itibariyle imparatorluk çağından sonraki bir aşamaya tekabül ettiği gibi, etnisiteyle bağı oldukça kurgusal, dahası manevi dönüşümsel bir sürecin sonunda kurulmuştur. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, bir millet olabilmek için bir etnisite yetmez, etnisitelerin ilişkileriyle yaşanan dönüşüm, o etnik kimliklerin çözülerek bir üst düzeyde yapılaşmasıyla mümkün olur.
Demek ki, sokağın diliyle aydınların, siyasetçilerin hatta bilim adamlarının dili aynileşirse, bir ülke sadece irtifa kaybetmiş olmakla kalmaz, aynı zamanda yaşadığı olayları, toplumsal sorunları da çözümleyemez.
Milletten kopanlar
Etnik milliyetçilik kavramını kullananların esas vurgulamak istedikleri sanırım, etnik ayrılıkçılık ya da etnik taassuptur. Milliyetçilik ise etnik kimlikleri aşarak millet aşamasına ulaşmış toplumların üst bilincidir. Son zamanlarda, bilhassa etnik ayrılıkçılık ve terör meselesiyle iç içe olanlar tarafından seslendirilen, etnik kimliğe dayalı millet olma arzusu, hem tarihsel hem toplumsal hem de ahlaki olarak doğru bir tavır değildir.
Ahlaki olarak doğru değildir, çünkü bir hak talebinde bulunuluyormuş gibi yaparak, aslında etnik topluluğu bir ırkla, milleti de etnisiteyle özdeş görmeye çalışmaktadırlar. Bu tür aşikâr ya da gizli ırkçılığın, bir insanlık ayıbı olduğu yeni bir çağda yaşıyoruz. Üstelik tarihsel olarak mesele yanlış konulmaktadır, iç içe geçmiş etnik toplulukları akraba halkları, etnik kimliklerine göre ayırarak bunlardan yeni bir şey icat etmeye kalkmak, tarihi yok saymaktır.
Toplumsal bakımdan ise, millet formasyonunu inşa etmiş halkların ortak paydalarını yok sayarak, tek bir parametreye göre ayrıştırmaya gitmek, ancak genetik ya da antropolojik kriterlere göre toplumsal olanı tasnif etme çabasıdır ki, bunun da topluma ve kültüre karşı saygısızlık ve ancak bir mühendislik çabası olduğu açıktır.
Birleşmiş Milletler’in “milletlerin kaderini tayin etme hakkını”, etnik kimliklere dönüş olarak yorumlamak yanlıştır. Sömürgecilik sonrası çağda, Batılı emperyalistlerin millet gerçeği karşısındaki tutumuyla, bugün etnik ayrılıkçılığı savunanların buradan kendilerine uydurulmuş bir çıkış yolu bulmaları mümkün değildir.
Milletin toprağı
Bilhassa “milletlerin kaderini tayin hakkı” ilkesi, millet ve yurt arasındaki ilişkiyi esas almıştır. Bir etnik topluluğun yaşadığı bölgeyi yurt olarak kabul etmek, tahmin edileceği gibi ‘hangi zamanda, hangi mekânda ve kimin yurdu’ gibi soruları beraberinde getirecektir. Türkiye’de bütün vatan toprakları, imparatorluk bakiyesi üzerinde milli mücadeleyle siyasal olarak tanımlanmış topraklardır. Dolayısıyla butoprakların sahibi, bu siyasal iradeyi ortaya koyan devlet ve bütün halktır. Doğu doğuluların, Ege Egelilerin değildir. Bütün vatan toprağı ister orada yaşasın ister yaşamasın, devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesindir.
Vatandaşlık hukukundan veya eşit yurttaşlık hakkından bahsedip sonra “Biz bu bölgede yaşıyoruz, dolayısıyla bu bölgenin toprağı sadece bize aittir” gibi etnik kimlikle toprak arasında bir hukuk kurmaya çalışmak saflık gibi görülebilir ama siyasal olarak dürüstçe bir tavır değildir hem de yurttaşlık bağıyla kurulan demokratik ideallere karşı bir tavırdır.
Etnik ayrılıkçılıktan bağımsızlığa giden düşünce, çağımızın dünyasında yaratsa yaratsa kargaşa, kan, kaos ve gözyaşı yaratır.
Vedat BİLGİN
Gönderen: yh_yonetici 07 Ocak 2012.