Yeni Hafta
Akit Vinç İşletmeciliği&Taşımacılık
selcukozdag

Darbe komisyonunun darbeli vekili

Cumhuriyet tarihinde ilk kez kurulan Darbeler ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu çalışmalarına başladı. Komisyon üyelerinden AK...
19/05/12 - 7:23 Yorum sayisi 0(0)
daeniz

Deniz Gezmiş’in haksız idamı ideolojik idealini meşrulaştırır mı?

Bu senenin 6 Mayıs’ı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişinin 40. yıldönümüydü....
18/05/12 - 8:16 Yorum sayisi 0(0)
mehmet_akif_ersoy

Mehmet Âkif’i nasıl an(l)ıyoruz?

Hem 2011’in hem de Mehmet Âkif Yılı’nın sonuna geldik. Bir şair olmasının ötesinde mütefekkir, dost...
30/12/11 - 11:13 Yorum sayisi 0(0)

AB’nin Türkiye Çelişkisi

Kategori: DünyaEklenme Tarihi: Tem 8th, 2011Ekleyen:

SYK Yapı Kimyasalları

Son zamanlarda, Avrupa Birliği Türkiye’yi reformları yavaşlatmakla suçlarken, Türkiye de Brüksel’i samimi davranmamakla itham etmektedir. Tarafların karşılıklı olarak birbirlerini suçlamaya devam etmeleri, sanki yaklaşan bir krizin işaretlerini veriyor gibi. Taraflar, Türkiye-AB müzakere sürecinin durma noktasına geldiği konusunda hemfikir olmakla birlikte, asıl sorumlunun kim olduğu noktasında derin görüş ayrılıkları mevcudiyetini muhafaza etmektedir. Ayrıca, bir yandan ekonomisi hızla büyüyen Türkiye’nin stratejik ortaklığına olan ihtiyacın her geçen gün arttığına işaret eden AB’li siyasetçilerin bir yandan da Türkiye’yi birtakım dayatmalarla taviz vermeye zorlamaları, büyük bir çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’nin AB sürecinin adeta çıkmaza girmesine yol açan faktörler konusunda Türkiye ve AB arasında görüş birliği vardır. Ancak, Avrupa Birliği bu suni engellerin bizatihi kendisi tarafından ve haksız bir şekilde gündeme getirildiğini kabul etmedikçe, bu atalet ortamından kurtulunması mümkün görünmemektedir. Mesela, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye-AB ilişkilerinin ele alındığı bir konferansa katılan Avrupa Komisyonu’nun Türkiye Masası Şefi Jean-Christophe Filori, Türkiye AB müzakere sürecinin bloke olduğunu ileri sürmüş ve bunu 3 sebebe bağlamıştır. Bunlar: Türkiye’de reform sürecinin yavaşlaması; bazı AB üyesi ülkelerin Türkiye’nin üyeliği konusunda çekimser davranması; Kıbrıs meselesi.

Kuşkusuz, Flori’nin tespitleri büyük ölçüde doğrudur. Fakat sorunun çözümü de Brüksel’in elindedir. Türkiye’de reform sürecinde bir yavaşlama varsa bunun sebebi, AB’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlar, gayri samimi davranışlar ve şantaj politikalarıdır. Mesela, Türkiye ile aynı tarihte katılım müzakerelerine başlayan Hırvatistan’ı 1 Temmuz 2013 tarihinde üye yapma kararı alan Brüksel, Türkiye’ye herhangi bir tarih vermekten ısrarla kaçınmaktadır.

Bazı AB üyesi ülkelerin Türkiye’nin tam üyeliğine çekimser hatta karşı olmaları ise yine AB’nin kendi sorunu olarak değerlendirilmelidir. Bu ülke siyasetçilerinin ve aydınlarının kendi kamuoylarını çok kültürlü yaşama alışmaları konusunda hazırlamalıdırlar. Zira Türkiye’yi ötekileştirerek, Müslüman-Türk düşmanlığından beslenerek siyaset yapan kesimlerin bundan vazgeçmeleri gerekmektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye karşıtlığını iç siyasi malzeme konusu yapmaya devam etmektedirler. Sarkozy, yüzyıllarca Avrupa’nın bir parçası olan Türkiye’ye “Siz Avrupalı değilsiniz” diyerek karşı çıkmaktadır. Yine, müzakere çerçeve belgesinin ruhuna aykırı bir şekilde, tam üyeliği hedeflediği gerekçesiyle 5 faslı veto eden Fransa, taahhütlerini unutma eğilimindedir. Türkiye ile hem tam üyelik müzakereleri yürüteceksiniz, hem de “şu şu fasıllar tam üyeliği hedefliyor” diyerek süreci akamete uğratmaya çalışacaksınız. Fransa’nın bu çelişkili durumdan mutlaka kendisini kurtarması gerekmektedir.

Öte yandan, Merkel’in “imtiyazlı ortaklık” önerisi de Türkiye’ye yapılan en büyük haksızlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, aynı zamanda ciddi bir samimiyetsizlik örneğidir. 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması, Türkiye’nin aşamalı bir şekilde tam üyeliğe hazırlanmasını öngörmektedir. Yani hedef tam üyeliktir. Müzakere Çerçeve Belgesi’nde de hedef tam üyelik olarak ortaya konmuştur. 1996 tarihinden beri uygulanan Türkiye-AB Gümrük Birliği süreci de tam üyeliğe giden yolda son aşama olarak Ankara Anlaşmasında öngörülmüştür. Tüm bu gerçekleri ve taahhütleri görmezden gelerek Türkiye’ye tam üyelik dışında bir seçenek önermek tabiri caizse abesle iştigaldir.

Avrupa Parlamentosu üyesi Filori’nin “Kıbrıs engeli” tespiti de doğrudur. Ne var ki bu meseleyi de içinden çıkılmaz hale getirip Türkiye’nin önüne koyan yine AB olmuştur. Esasen, Kıbrıs’ın ne AB ile ve ne de Türkiye’nin AB süreci ile hiçbir ilgisi yoktu. AB, Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin 1990 tarihli tam üyelik başvurusunu kabul etmiştir. Daha sonraki dönemde Yunanistan’ın şantajlarına boyun eğen AB, nihayet 1 Mayıs 2004 tarihi itibariyle Rumları tek taraflı olarak ve tüm Ada’yı temsilen üye yapmış ve Kıbrıs’ı bir AB meselesi haline dönüştürmüştür. Brüksel, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmalarına aykırı bir şekilde Rumları üye yaparak çözümsüzlüğü adeta derinleştirmiştir. Uluslar arası hukuku çiğnemiştir. Türkiye’nin haklı itirazlarını dikkate almamıştır. Annan Planı’na kuvvetle “hayır” dedikleri halde Rumları ödüllendirircesine bünyesine alan AB, Plana “evet” diyen Kıbrıslı Türkleri dışarıda bırakarak cezalandırmıştır. Ayrıca kendi hatasının bedelini, Kıbrıs’ı Türkiye’nin AB sürecinin önünde en büyük engel olarak masaya yatırmak suretiyle, Türkiye’ye ödettirmeye çalışmaktadır. Daha önce Yunanistan vetosuyla baş etmeye çalışan Türkiye artık hem Yunan ve hem de Rum vetosuyla baş etmek zorunda bırakılmıştır.

Rum/Yunan tarafı, Türkiye’nin AB sürecini koz olarak kullanmak suretiyle Kıbrıs’ta Rum egemenliğine dayalı bir çözüm arayışı içerisindedir. Mesela, Rum Lider Dimitris Hristofyas’ın geçtiğimiz günlerde sarf ettiği şu sözler Rumların stratejisini göstermesi bakımından dikkate değerdir: “Kıbrıs sorununun çözümü konusunda Türkiye’ye baskı olacak bir unsur varsa o da tutarlı bir Avrupa sürecidir. Yani; Türkiye liderliğinin üye olmak isteyeceği ve böylece AB’ye ve Kıbrıs’a yönelik yükümlülüklerini yerine getireceği; yani Ankara Protokolü’nü hayata geçireceği, ‘kolonizasyona’ son vereceği, askerlerini çekeceği, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ni’ tanıyacağı ve adil ve yaşayabilir bir çözüme kavuşacağımız bir süreç.”

Görüldüğü üzere, Türkiye-AB katılım müzakere sürecinin önündeki engellerin yegâne sorumlusu AB’dir. Bu sorunları çözmek veya engelleri ortadan kaldırmak da yine AB’ye düşmektedir. Toplam 35 müzakere başlığının 18 tanesi Kıbrıs ve Fransa yüzünden askıya alınmış durumdadır. Bugüne kadar 13 başlık müzakereye açılmış ve bunlardan sadece bir tanesi geçici olarak kapatılmıştır. Şu anda açılabilecek fasıl sayısı ise sadece 3’tür. Eğer AB Türkiye’de reformların hız kazanmasını istiyorsa öncelikle müzakere sürecinin önünü açacak birtakım adımlar atması gerekmektedir. Bu meyanda, Kıbrıs’ı Türkiye-AB müzakere süreci ile ilişkilendirmekten vazgeçmeli, kendi kamuoyunu, çok kültürlü yaşamı kabullenmeleri, yabancı ve özellikle de Müslüman-Türk düşmanlığından vazgeçmeleri konusunda hazırlamalıdır. Nihayet, Hırvatistan’a yaptığı gibi Türkiye’ye de tam üyelik için bir tarih vererek net bir perspektif sunmalıdır.

Netice itibariyle, Türkiye, AB’nin 50 yıllık ortağı, 15 yıllık gümrük birliği partneri, 5’inci büyük pazarı ve 7’inci büyük ticaret ortağıdır. Tüm bu gerçekler AB’nin Türkiye’ye karşı ahde vefa kuralını uygulamaktan başka seçenek bırakmamaktadır. Buna rağmen Brüksel’in, Türkiye’nin katılım sürecini istismar etmeye çalışması tam anlamıyla haksızlıktır. Türkiye, Avrupa’nın 1. ve Dünyanın 3. en hızlı kalkınan ekonomisine sahiptir. Hızla büyüyen ekonomisi, genç ve dinamik nüfusu, jeopolitik konumu, tarihi ve kültürel derinliği ile bölgesinin en nüfuzlu ülkesidir.

Avrupa Birliği, Türkiye olmaksızın küresel bir oyuncu olamayacağının farkındadır. Eski Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot’un, “Şu anda Avrupa, Türkiye’yi AB’ye almakta zorlanıyor, ancak ben samimiyetle inanıyorum ki birkaç yıl sonra biz Türkiye’ye üye olması için ricada bulunacağız.” şeklindeki sözleri, AB’nin Türkiye konusundaki kafa karışıklığını açıkça ortaya koymaktadır. AB’nin Türkiye’nin stratejik ortaklığına duyduğu ihtiyaç son zamanlarda Avrupa’da sıklıkla dile getirilmektedir ki bu durum, AB’li siyasetçilerin bir nevi “Türkiye paradoksu” yaşamalarına sebebiyet vermektedir. Bu noktada Türkiye’nin yapması gereken şey, sahip olduğu gücün ve potansiyelinin farkında olarak, AB üyeliğini bir “saplantı” olarak değil ama “milli menfaatlerin bir gereği” olarak görmek ve bu paralelde müzakere yürütmek olmalıdır. Nejat ÇOĞAL

http://www.yenihafta.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_16.png http://www.yenihafta.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_16.png http://www.yenihafta.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_16.png http://www.yenihafta.org/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_16.png

SYK Yapı Kimyasalları

Konu Yazari: yh_yonetici ( )
...

Yorum Yap

Çoban Gübre

Anket

Hapiste iken milletvekili seçilenlerin tahliye edilmemesi kararını nasıl yorumluyorsunuz?

Sonuçları Gör

Loading ... Loading ...
Ana Sayfa